BİR JANDARMA ASTSUBAYININ MESLEK
ANILARI (1)
10 Kasım 1988 tarih ve 3497 sayılı
‘Kara Sınırlarının Korunması ve Güvenliği’ hakkındaki Kanun gereğince, kara
hudutlarının korunması görevi J.GN.K.lığından alınarak Kara Kuvvetleri
Komutanlığının sorumluluğuna verilmiştir.
Hudutlarımızın Kara Kuvvetlerine
devredilmeden önce hudutta görev yapma
bahtiyarlığına erişmiş birisi olarak bu konuda anılarımı sizinle paylaşmak
isterim.
Amacım kurumları yıpratmak olmayıp sistemin çarpıklıklarını
göz önüne sermektir.
Kilis’e 5 km.uzaklıktaki yeni atandığım HudutTakımına
gittiğimde takımın iki karakoldan ibaret olduğunu öğrendim.İlk işim yoklama
almak oldu.Erlerden bir kaçı yoklamada bulunamadı. Sorduğumda ismen yerlerini
bildirdiler.İçlerinde Çoban,seyis,ekmekçi ve nöbetçiler olduğunu bildirdiler.Hepsini
anlamıştım ama Çobanı anlayamamıştım.Onu da izah ettiler.Akşam hepsi Takım
merkezine döndüler. Tek tek inceledim ve görevlerini öğrendim.Çobanın önünde
100-130 kadar koyun sürüsü vardı.Gündüz otlatıyor akşama Takım merkezinin
yakınlarına kapalı bir yere konuyorlardı.
Araştırdım.Levazım tarafından alınan ve Karakolların et
ihtiyacını karşılamak için verilmiş canlı hayvanların üremesi sonucu çoğalan
bir sürüsü olmuş.Biraz da tembelliğe dayalı tüketimin olmayışından
çoğaldıklarını anladım.O günden itibaren emir verdim her gün bir koyun
kesilecek ve erata yedirilecekti.Hatta misafirliğe gelen eş ve dostlara da kuzu
kestiklerimiz olmuştur.
Takımın diğer karakoluna gittim.Zeytinlikler arasında
Suriye’ye cepheli küçük bir binaydı.Etrafı kolaçan etmek için dolaştım.Mayın ve
tel örgü ile çevrilmiş 350-700 metre arasında emniyet bölgesi ( mayınlı saha) vardı.Bu sahadan geçmek demek
kaçakçılık demekti.Lokum gibi toprağı vardı.Hududu çizenler keşke bu mayınlı
sahaların hemen öbür tarafında kalan tarıma elverişli bu güzel toprakları da
Türkiye sınırlarının içinde bırakabilselerdi.
350-700 metre enindeki bu mayınlı alanda yetişen bitki
örtüsü her sene yatar ve canlılar için tam bir gizlenme mekanıdır.Çakallar ve
diğer hayvanlar bu alanı kullanırken istedikleri yerden geçme şansları
yoktur.Önceki nereden geçerse diğerleri de o izi takip etme zorundaydı.Hudutta
her görevli personel bunu bilir.Bilmeyen veya bilmemezlikten gelen bir kişi var
ki o da Üç bölükten oluşan bölgenin Tabur Komutanı.
Sorumluluk alanımı gezmek için gelmişti.Uzaktan çakal
izlerini bana göstererek “Bak buradan
kaçakçı geçirmişsin Astsubayım” dedi.Onların çakal izi olduğunu izaha
çalıştım ama sonuç değişmeyecekti.Bu da “Sen
hırsızlık yapıyorsun Astsubayım” anlamına geliyordu.Bu bölge Kilis’e çok
yakın olduğu için kaçakçılar tarafından tercih edilen kaçak geçme
bölgesiydi.Kaçakçılar Tabur Komutanı üzerinde bayağı etkili olmuşlar.
Sık sık Tabur komutanıyla muhatap oluyordum.Bölük K.nımız da
var ama her nedense o bir şey demiyor ve bana havale ediyordu.Beraberlikleri
olmuş müşterek iş yapmışlar ama baskıdan.Aslında Bölük K.nı kıdemli Üsteğmen
dürüst birisiydi.Ağzı yanmış ve olanlardan habersiz gibi duruyordu.
Tabur Komutanının baskıları artmış tahammülü zor bir durum
almıştı.G.Antep’de bulunan Tugayın hem istihbaratcısı hemde ihbarcısı bir adam
vardı.Tabur Komutanı askeri kimliğini vermiş bana gelmişti.
“Bak beni Tabur
Komutanı gönderdi.İşte kimliği,Portejin deresindeki kazıkları sök akşama 100 at
gönderecekmiş” dedi.Çavuşa göz ettim.Adamı karakolun üzüm bağına soktular
ve gerisi malum. Soluğu Kilis Devlet hastanesinde aldı.
Temmuz veya Ağustos ayıydı.İşareti aldım.Tabur Komutanı
geliyor telefonu bütün karakolları ayağa kaldırmasına yetiyordu.20 km.lik
telefon hattına saplama giren karakollarda muhabere şu şekilde yapılırdı.
Manyotolu telefonun zil sesine nöbetçi cevap verir;
–
Salih Zeki karakolu ben karakol nöbetisi …….
–
Sen çık arada Salih Zeki….Alo Afrin sesimi
duyuyormusun.
–
Burası Afrin Karakolu ben …… Tabur Komutanı
geliyor.
–
Burası Bekere bölük merkezi ….alındı anlaşıldı….
–
Burası Portejin karakolu ben….. alındı.
–
Burası Doğançay alındı anlaşıldı…..
Kameriyede oturuyorum.Nöbetci koşarak tekmil veriyor.
Kalkıyorum.Üstümü başımı düzeltiyorum. Nizamiye girişine koşuyorum.1962 Model
bir jeep önünde Tabur Komutanı forsu bulunan Komutan geliyor.Sıcak havada Parka
giyinmiş.Tekmil veriyorum. Gayet ılımlı ..Karakolu gezecek ama önce parkasını
çıkarıyor erlerin yağmurluk,parka gibi eşyalarını astıkları vestiyere asıyor.Doğru mutfağa. Kapağı kapalı yemek
tenceresini açıyor.Tadına bakıyor.Koğuşa geçiyor erler uyuyor.Çünkü sabaha
kadar nöbetteler gündüz de uyuyorlar.Her şey yolunda.Tam gideceği zaman
parkasını giyiyor.Elini cebine atıyor ki eline hiçbir şey gelmiyor.Yüz ifadesi
değişiyor. Beni fırçalamak için bahane arıyor ama kaçamıyorum.Uğurlamak
zorundayım.Bu sefer nöbetçiye gözü takılıyor.Bunun miğferi neden eğri
duruyor.Askerin çenesine bir iki dürtüyor.Aslında onu değil beni dövüyor ama
elinden gelen bir şey yok.
Huzursuzluk devam ediyor.Telefonla Tugayın istihbaratcısını
neden döğdüğümü soruyor.Ben döğmedim.Haberim yok.
Arada sırada beni tabur merkezine çağırır ve beraberce yol
aramasına çıkardık.Yoldan geçen araçlarla KİLİS’e mal götüren kişilerin kaçak
malları elinden alınır Tabur Komutanının özel deposuna konur depo doldukça
hayali bir zabıtla gümrüğe teslim edilir.Alınan ikramiyeler Tabur K.nının
cebine.
Şimdi durup dururken bunları neden yazdım?Nedeni şu;
1.
Türk subayının görev anlayışını,
2.
O gün hudutların nasıl korunduğu,
3.
Astsubaylar üzerindeki baskı,
4.
EL-NUSRA VE EL-KAİDENİN T.C. hudutlarını ne hale
getirdiğini gözler önüne sermektir.
