Cumhuriyetin ve Demokrasinin Yaşatılma Görevi
Genel

Cumhuriyetin ve Demokrasinin Yaşatılma Görevi

İrade sahibi bireyin özgürleşmesi ve Tanrı tarafından doğuştan kendisine verilmiş olan “iradesini”, “egemenliğini”, devlet yaşamına aktarabilme yetisini elde etmesi mücadelelerle dolu.

Batı ülkelerinde yaşayan insanlar, devlet yönetiminde egemenliğini kazanmak için; din adamlarına ve zenginlere karşı canları pahasına vermiş oldukları çetin mücadeleler sonrası bireysel özgürlüklerine kavuşmuşlar idi. Batı’da yaşayan insanlar bunu kültürel düzeylerinde meydana gelen gelişimin bir sonucu olarak yapmaktan başkaca bir şey yapmamışlardı. Bir padişahın kulu olarak yaşamaya alışmış, askerlik görevi gereği savaştan savaşa gitmiş; büyük çoğunluğu edebiyattan, sanattan, ticaretten uzak kalmış Türk insanı ise Batılı insanın elde ettiği kültürel düzey ile karşılaştırılamayacak şekilde gerisinde bırakılmıştı.

Fransa’da başlayan milliyetçilik akımı sonrası, değişik ulusları içinde barındıran Osmanlı İmparatorluğu’nun dinden başka tutunacağı kültürel bir sonucu ol(a)mayınca; elinde bulundurduğu topraklarını, gelişmiş Batı’nın ve Amerika’nın güdümünde olarak, elinden kaybetmiştir.   

Osmanlı İmparatorluğu yalnızca Anadolu insanını değil, elinde tuttuğu diğer ulusların insanlarını da cahil bırakmış olmasaydı, ortak dinden kaynaklı olarak belki de halen yaşıyor olacaktı. Fakat bu cehalet hali öylesine ileri düzeydeydi ki, bir İngiliz Albayını Peygamber olarak görmüştü Araplar… Bu da gösteriyor ki din dahi doğru anlatılamamıştı, tebaaya… Nihayetinde, 1453’de fethedilen Osmanlı İmparatorluğu’nun başkent İstanbul 16 Mart 1920’de işgal edilmişti. İşgal eden devletler halen yaşıyorken, cehalet hali, bir cihan imparatorluğunu tarih sayfasından silmişti. Bu işgal haline karşı dağınık halde, bölgesel –ki birleştirilmeseydi düşmana karşı uzun süre dayanamayacakları bir gerçekti- mücadeleleri birleştiren, bütünleştiren ve tek amaca yönelten Mustafa Kemal’in zekâsı, mücadelesi olmasaydı Türk insanı büyük bir kıyımdan geçecekti.

Mustafa Kemal önderliğinde dönemin gelişmiş ülkelerine karşı verilen bir Kurtuluş Savaşı sonrası; Türk insanı, halen saltanat, halifelik derken, gelişmiş Batılı insanların iç mücadeleler ile elde etmiş olduğu bireysel özgürlükleri, adeta gökten inercesine sahip oluvermiştir. Asırlarca hükümdar altında yaşamış Türk insanının yabancı olduğu bir durumdu, bireysel özgürlük hali. Günümüzde kimi insanlarca bireysel özgürlüklerin halen kavranamamış olmasının altında, belki de, asırlarca “padişahın gölgesinde”, onun kulu, tebaası olarak yaşamış olmanın getirdiği bir alışkanlık olabilir.

İradesini bir kişiye teslim ediş, bireysel özgürlükten kaçış; aynı zamanda, sorumsuz, dünyadan, gelişmelerden, gelişmelerin yönünden habersiz, kolaycı, biyolojik bir yaşam şekli. Olumsuzluğun olduğu her an birini suçlamaya aday, sorumluluktan kaçışa eş değer, insanlık dışı, onursuz, erdemsiz bir yaşam. Hâlbuki Tanrı tarafından akıl ile donatılmış, karar verme yetisine sahip, yeryüzünde egemen kılınmış insan, ister bu hakkını kullansın, ister kullanmasın, her halinden yaratıcısına karşı sorumlu.

Kendisine karşı sorumlu olan insan aynı zamanda devletine karşı da sorumluluklar taşımakta.

Türkiye Cumhuriyeti Devleti; Türk halkının seçme ve seçilme hakkından kaynaklı bir Cumhuriyet idaresi olmanın yanı sıra, seçtiklerini daima kontrol altına tutabilme olanağı sunan sivil toplum örgütlerine imkân sunan, karşılıklı hukuka dayalı, hukuk temelli Demokrasiyi benimsemiş bir yönetim sistemine sahip.

Böyle bir siteme sahip devleti korumanın, yaşatmanın, diğer devletler ile baş edebilmenin yolu, her bireyin sorumluluk sahibi olmasına, kültürel düzeyini geliştirmesine bağlı. Bu ise; çağdaş eğitim-öğretim sunan, eğitim kurumlarının varlığı ile yakın alakalı. İnsanlar; kendisini geliştirmenin yolunu ararken, devlet te insanlara gelişim imkânı sundukça, devlet yaşar. Aksi halde devlet ve birey etkileşimi olumsuz yönde gelişir.

Dünyanın gelişmiş ülkelerine karşı birinci dünya harbinde bağımsızlık savaşı vermiş olan Türk halkının meydana getirdiği Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ne karşı, yok ediş mücadelesi sistematik, sinsice devam etmekte.

Kuruluşundan kısa bir süre sonra kendine özgü eğitim kurumları meydana getirmiş, uçak ihraç etmiş, otomobil imal etmiş, savaş borcu (Kırım Savaşı dâhil) ödemiş bir devlet günümüzde ne yazık ki dünyaya hiçbir gelişmiş teknoloji sunamamaktadır. Bunun temellerine baktığımız zaman, dış güçlerle işbirliği içindeki karşı devrimcilerin boş durmadıkları görülmekte. Dış desteklerle, devlete, devrimlere karşı direnenler, içi boş söylemlere politika yapanlar; Türk halkını yerli sanayiden, yerli otomobilden, yerli uçaktan, yerli savaş araçlarından mahrum bıraktığı gibi, eğitim sistemini ilimden uzak tutulmuş, tarihini bilmeyen bir nesil meydana getirilmiş, din temelli –meydana getirilen dini simgelerle dolu- siyaset yolu izlemişlerdir.

Siyaseten gelinen noktada devlet siteminin Başkanlık, Cumhurbaşkanlığı sistemine geçişi 16 Nisan’da oylanacak.

NATO’ya girişten sonra 6.Filo’ya kucak açan “İlim Yayma Cemiyeti” üyelerince dost edinilen Amerikalıların 50’li yıllarda Türkiye’ye “İslam Federasyon Devleti” kurma görevi, ABD Dışişleri Bakanı Pawell’in 2003 yılında belirttiği “Türkiye İslam Cumhuriyeti” hedefi, yine ABD Dışişleri Bakanlığı sözcüsü Nicholas Burns’un 1996’da “Türkiye‘yle ilişkilerimizin devamı açısından laikliğin sürmesi gereken bir şey olduğunu daha önce söylediğimizi hiç sanmıyorum” sözü ve İngiltere ile birlikte ABD’nin “halifelik” hayali olduğunu, toplanan dini şuraların temelinde bunun olduğunu da hatırlamakta yarar var. Amerika destekli federasyon konusunda Irak ve Sudan örneği halen sıcaklığını koruyor.

Türkiye’nin çevresinde bulunan, petrol yataklarıyla dolu ülkelerden daha medeni, daha zengin olmasını sağlamış, devrimlerin birer parçası olan Cumhuriyet ve Demokrasinin gelişerek devam etmesi Türk halkının bilgi, bilinç düzeyine bağlı.

Yazar

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir