Günümüzde meydana gelen gelişmelerden dolayı, yazı içindeki bazı konulardan geçmişteki kadar karamsar değilim. Yeni bir yazı hazırlarken, yazı içinde geçen “en yakın arkadaşı astsubay” cümlesi bu yazımı hatırlattı. Gelişmeleri görmek açısından değerlendirme yapmak için yeniden köşeye alınmıştır.
Bundan 11 yıl önce, 20.06.2005’te kaleme alınıp kuvayimilliye.net sitesindeki köşemizden yayınlanan bir yazı.
***
EN YAKIN ÇALIŞMA ARKADAŞI ASSUBAY
Türk Silahlı Kuvvetleri (TSK) dünyanın en eski ve sayıca en büyük ordularından biri.
Türkiye Cumhuriyeti Devleti biz Türklerin kurmuş olduğu en son Türk devleti.
Türk askeri ve Türkiye Cumhuriyeti. Her ikisinin arasında çok önemli bir bağ var. Bu kan bağından başka bir şey değildir.
Asker: Vatanını, milletini ve bayrağını canından aziz bilen ve onlar uğruna canını hiçe sayan; cesaret, fedakârlık, kahramanlık, şan, şeref, vb. ne kadar güzel sıfatlar varsa hak eden kişisi, erinden mareşaline kadar…
Mensubu olduğu halkı için, kanını hiç çekinmeden vatan toprağına akıtan, canını veren, toprağı ile kan bağı olan Türk askerinin; erinin, onbaşısının, çavuşunun en yakın komutanı olan, insan sorumluluğu ve idari faaliyetlerin yanında ordusunun zimmetini de üstlenen mali sorumluluk sahibi assubaylar…
Assubaylar bir asker olarak her ne kadar yukarıda sıraladığım güzel sıfatları hak ediyorlarsa da her Türk askerinin bildiği üzere, assubaylar kendi topraklarında, kendi ordusunda ne yazık ki ilmi gelişimden uzak tutulmuşturlar. İnsan ihtiyaçları teorisiyle bilimsel olarak ortaya konmuş olan, insanların her türlü gelişiminin önünün açık olması gerektiği gerçeğinin dışında bırakılmışlardır.
Koskoca bir camia bilimin, anayasanın, hukukun ve insan hakkının dışında tutuluyor ve
bizi bu hallere koyanlar da kendilerinin ATATÜRKÇÜ olduklarını her fırsatta dile getiriyorlar, hiç sıkılmadan ve utanmadan…
Yeri gelmişken bu bilim dışılıkla ilgili olarak devletimizin kurucusu, bugün anamızı babamızı biliyorsak, vatanımız varsa ve soyumuz bozulmamışsa çalışmalarına borçlu olduğumuz Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK’ü yıllarca uğraştıran bağnazlık ve bilim dışılıkla ilgili bir misali ve ATATÜRK’ün bizlere verdiği mesajı sizlerle paylaşmak istiyorum:
1924 yılında‘’Darülfünun’’ (bugünkü üniversite) bahçesinde fotoğraf çektiren öğrencilere karşı, fotoğraf çektirmeyi günah sayan öğretim üyelerinin, fotoğraf çektiren öğrencileri cezalandırmaları karşısında, Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK, Bursa’da verdiği söylevde öğretim görevlilerinin bu davranışını şiddetle yermiş.
Söz konusu fotoğraf çektirme cezası 1924 yılından 1930 yılına kadar sürmüş. Konu TBMM’nde dahi gündeme gelmesine rağmen sonuçlanamamış.
Nihayet bu durumun düzeltilmesi için MEB’lığınca,İsviçreli eğitim uzmanı Albert Molech Türkiye’ye çağrılarak,darülfünun hakkında rapor hazırlaması istenmiş.
İsviçreli eğitim uzmanı, darülfünun da dört ay araştırma yaptıktan sonra, raporunu aşağıdaki başlıklar altında MEB’e sunar:
1. Derslerde ansiklopedik bilgilerin hiçbir yenilik katılmadan aktarıldığı,
2. Öğretim görevlilerinin hiçbir bilimsel araştırma yapmadıkları,
3. Öğretimin ülke koşullarıyla ilişkisini kaybettiği,
4. Fakültelerin ancak meslek adamı yetiştirdiği,
5. Hiçbir bilim dalında ana kitabın olmadığı,
6. Öğrencilerin çok kötü koşullar altında öğrenim yaptıkları, sunularak,
Rapor şu temenni ile son bulmakta:
‘’Darülfünun, bilimsel düşünceyi yaratmakla yükümlüdür.Bunun dışında başka yol yoktur. Bu düşünüş, öğrenciyi kişisel araştırma yolunda ciddi bir çaba harcamaya yöneltecektir.’’ (1).
ATATÜRK’ün bizlere verdiği mesajı:
‘’Ben manevi miras olarak hiçbir nas’ı katı, hiçbir dogma, hiçbir donmuş,
kalıplaşmış kural bırakmıyorum. Benim manevi mirasım ilim ve akıldır…
Böyle bir dünyada asla değişmeyecek hükümler getirildiğini iddia etmek aklın ve ilimin gelişmesini inkâr etmek olur. Benden sonra beni izlemek isteyenler, bu temel eksen üzerinde akıl ve ilmin kılavuzluğunu kabul ederlerse manevi mirasçılarım olurlar.’’ ATATÜRK
Geçmişte yaşanan ve günümüzde de geçerliliği söz konusu olan bilimdışı, çağ dışı zihniyeti biz assubaylar ve halkımız en ağır biçimde yaşıyoruz.
Hal böyle olunca diyoruz ki ‘’Ya biz assubaylar ATATÜRK’ü anlamıyoruz ya da onlar’’
Çağımızda devletleri ayakta tutan adalet, sağlık, eğitim, güvenlik gibi unsurlardan en önemlisi olan adalet (hak-hukuk) ne yazık ki Türkiye’de ayaklar altındadır.
Bize Çanakkale’yi kazandıran, Türklük bilinci, dil, din, büyüğe saygı, küçüğe sevgi, gelenek görenek ve ulusun devamı olma hisleri adaletsiz uygulamalar nedeni ile günümüzde bir bir ortadan kaldırılmaktadır…
Din: Tarikatlar elinde kazanç, ideoloji ve sömürü kaynağı olmuştur. Tarikatçılar paraya para demiyorlar maşallah.
Türklük bilinci: Memleketimizi ‘’ben Türk’üm’’ diyemeyen bir başbakan yönetiyor. Sayın başbakan yurtdışı gezisinde dinleyicilerine alt kimlikleri sayıyor ve cümlesinin sonunu şöyle bağlıyor ’’ …Türkiye de bir sürü alt kimlik var…’’.
Dil: Büyük Türk dünyası ile bağımız olan Türkçemiz hızla yabacılaştırılıyor.
Büyüğe saygı: Büyüklere adı ile hitap edilince çağdaş, Avrupalı olunuyor. Üst ve amir olunuyor. Bu işi KHO kültürü ile bilimsel ve Avrupai tarzda yetişerek mezun olan subaylarımız gayet iyi beceriyorlar. Türkiye’ye örnek oluyorlar.
Adalet: Adalet olsa biz bu konuları neden dile getirelim ki.
Sağlık: Hastaneler tarikatların güç merkezleri. Sağlık camiası bu husustan çok dertli.
Eğitim-Öğretim: Ezbere dayalı. Verimsiz. Son zamanlarda ise tarikatların elinde. Özellikle yurtlar.
Güvenlik: Kendi teknolojisini üretemeyerek yabancı teknoloji ile donatılan silahlı kuvvetler başındaki çuvalla dolaşıyor. O ancak assubayın haklarını nasıl gasp ederimle ilgileniyor. Onun özel ilgi alanı assubayın maşları, akıllı karttaki gri renkleri, elbisedeki siyah renkleri, sosyal tesisler, kamplar vs.
Ülkemizde anayasa, insan hakları ve kanunlar üst sınıfların lehine yorumlanmakta ve kullanılmaktadır.
Hukuk bir ülkenin kalbidir. Adamına göre karar veremezsiniz. Baktınız olmuyor yürütmeyi durduracaksınız. Ve her verdiğiniz karara muhakkak bir gerekçe yazmak zorundasınız. Bu gün bu gerekçeleri yazmayanlar yarın bunun hesabını vermek durumunda kalabilirler.
Hiç kimse birbirinden üstün değildir, üstün de yaratılmamışlardır. Hepimiz Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ne yakışır bir şekilde davranmaktan mesulüz. Ülkemizin esas zafiyeti de burada başlamaktadır zaten. Mesuliyetsiz insanlar önemli mevkilerde. Yapacaksın-edeceksin ama kimse sana dokunamayacak.
Kapitalistlerin elinde kalan halkımız ve assubaylar bu çileye bu ezilmeye daha ne kadar dayanacak!
Aynı işyerinde her ikisi de fakülte mezunu iki insan, göz göze omuz omuza çalışıyorlar. Hatta biri ötekinden daha çok mesuliyet altında. Her ikisi de biri birilerinin en yakın iki çalışma arkadaşı. Her ikisi de Türk. Birisi mastır yapar iki defa erken terfi alır, diğeri alamaz… Çünkü o assubay, gri ve siyah insan…
Birisi dört yıl geceleri okur, terfi alamaz, diğeri altı ay KOMKARSU diye uydurma bir kursa gider bir yıl kıdem alır…(Öğretmenleri de genellikle arkadaşları olur…).
OYAK yönetimine alınmaz ve hastanede D sınıfı muamele gösterilir.
A polikliniğinde generallerimize VIP hizmeti verilmekte, B polikliniğinde uzmanlığını almış (Uzm Dr.,Yrd.Doç.,Doç.,Prof.) doktorlar üst subaylara hizmet vermekte, Diğer poliklinikte ise uzman öğrenciler, kimi zamanda fakültede öğrenim gören tabip adayları hizmet vermektedir. Assubaylar ve ailelerinin yaşı kaç olursa olsun, rütbesi ne olursa olsun diğer poliklinikten istifade eder.
Maaştaki temel prensip ’’ast üstünden fazla alamaz’’. Yani, pek çok badireler atlattıktan 18 yıl sonra kıdemi başçavuş rütbesine geleceksin, üstüne üstlük üniversite de bitireceksin ve alacağın tazminat-maaş yeni mezun 21 yaşında bekâr bir teğmenin altında olacak.
Ama sendikalı olan işçimiz yarbay düzeyinde maaş alır bunu göremezler. Görseler bile engel olamazlar. Çünkü işçilerimizin örgütleri var.
Adalet bu uygulamaların neresinde?
Gelelim halkımızın durumuna.
Bir sapık, anneyi elli yerinden bıçaklar, kızına tecavüz eder ve kızcağızı öldürür. Ülkeyi yöneten birisi de yeni adı altında bir ceza kanunu yürürlüğe sokar (TCK) suçlu özgür, anne perişan olur. Sonuçta da annenin ve halkın adalete güveni kalmaz
AB’nin baskısı ile hazırlanmış olan o TCK ki satılmış, hain Orhan Pamuk’un davasında da Türkiye’nin önüne engel olur…
O TCK ile ilgilendiğiniz kadar assubayların özlük haklarından bazılarını iyileştirecek olan ve Şubat 2005’ten bu yana genelkurmayın baskısı ile TBMM alt komisyonunda bekletilen kanun teklifi ile ilgilenseydiniz ne kaybederdiniz? Ama sizin derdiniz başka.
Soruyorum bizi yönetenlere, MGK üyelerine ve sivillere:’’Sizler Türk halkının parası ile yıllarca dış ülkelerde kaldınız ve halen de dış güçlerle güçlü bağlantılarınız var. O gelişmiş ülkelerde suçluyu mükâfatlandıran, mağduru cezalandıran, halkı saf yerine koyan, insanlar arasından bazı insanları adeta Tanrı ilan eden bazılarını da kul-köle ilan eden bizdeki gibi keyfi yasalar var mı ?’’
Saygıdeğer okuyucularım şimdi size soruyorum. Bütün bunların olduğu yere ülke denilebilir mi? Hukuksuzluğun kanun olduğu bir yere ülke denir mi?
Bu soruya verdiğiniz cevap: ‘’Evet,ülke denmez’’ ise bu kapitalist ve işbirlikçilerin başarısı olmuş oluyor. Onların amacı her birimizin tek tek birbirimizden kopmamızdır. Biz koptuğumuzda onlar hedeflerine ulaşmış olacaklar. Kopmamız için ellerinden gelenleri ardlarına koymuyorlar.
Yazıma başlarken TSK dünyanın en eski ordularından biri demiştim. Evet en eski ordularından biri ama ne yazık ki ondan sonra kurulmuş olan orduların sahip olduğu teknoloji TSK’da yok. Bu durumda kuruluşu isterseniz TSK Âdem ile Havva’nın zamanında kurulmuştur de. Ne değişir ki? Ne önemi var ki. Sadece dersiniz. Kuru kuru tartışırsınız. Belli bir süre kamuoyunu oyalarsınız. Bilimde, sanayide, teknolojide, sanatta, şiirde vb. hususlarda Türk’ün gelişimlerinin önünü kesenler; bu taraftakiler ve diğer tarafta gitmiş olanlar acaba huzurlu mudurlar?
İnsan düşünmeden edemiyor. Yoksa biz İngiliz himayesinde veya ABD mandasında mıyız?
Saygılarımla… 20.06.2005
(1):Prof.Dr.Özcan Köknel, Atatürkçülük, Bilim ve üniversite, 6.6.1981 günlü Milliyet Gazetesi,s.2