Müstevlilerin emellerinden habersizce, kendi hükümranlıklarını dar alanda da olsa sürdürmek hayalinde olanlar; onları kızdırmamak için Başkent İstanbul ve yurdun dört bir yanının işgaline göz yumarak vatan toprağını peşkeş çeken inançsız, milletine güvensiz sıradan insan güruhları ikballeri peşindeyken; halkın içinden çıkan bir avuç kararlı vatansever sivil ve askerlerce “kültür temelinde” kurulan Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin bağımsızlığı, kültürünün yüksekliği oranında devam edebilir.
Cumhuriyet’in getirmiş olduğu yeniliklerin sürdürülebilmesi; cehaletten nemalanan çıkar sahiplerinin işlevlerini sürdürmelerine olanak tanımayacak ölçüde eğitime, bilime, sanata, sanayiye, insan onuruna yaraşır hak ve özgürlüklere verilen öneme bağlı.
Kul düzeyinde, bir nevi Allah’ın verdiklerine benzer şekilde “mevsim iyi giderse bol ürün, kurak geçerse az ürüne razı olan” Osmanlı kültürünü özümsemiş olan Türk halkının bir kısmı Cumhuriyetten sonra kendisi (birey) olmaya kalkmış… Kalkmaya kalkmış fakat her kalkışta Amerika’nın yerli işbirlikçilerince kafasına balyozlar indirilmiş… Amerikan filolarını protesto edenlerin başına geldiği gibi… Merkez aynı olmak üzere balyozu indiren bazen asker, bazen de sivil olmuş…
Kula kul olma anlayışıyla birey olma anlayışı arasında bölünmüş olan Türk halkı kendi içerisinde asker, sivil, siyasetçi bürokratik ağalar meydana getirmiş, tıpkı feodal ağalar gibi… İşte bu ağaların işbirliği ile sözde demokratik olarak yoluna devam etmeye çalışaduran Türkiye’nin hareket alanının, hareket edemeyecek bir alana sıkıştığını görmekteyiz günümüzde…
Biz, her türlü feodalitenin yıkılması, çıkar gruplarının normalleşmesine katkı sağlamak üzere Türk halkının tam özgürlüğünün kaynağı olan TBMM üyelerine yıllardır seslenmeye çalışırken, bugün anlıyoruz ki çabalar boşaymış…
Meclise yazdığımız ve bizi temsil eden her bir milletvekiline gönderdiğimiz 2005 yılındaki “Açık Mektup”tan sonra demokrasi adına assubaylar için değişen hiç bir şey yok. Bir de tutmuşuz 27 Nisan bildirisine karşı çıkmış, olmaz, olamaz böyle şey demişiz. Nerden bilebilirdik ki veren ile alan Dolmabahçe’de helalleşecek ve sırlarına and içecekler, diye. Meğerse onların planlarda, bizler yokmuşuz da haberimiz yokmuş (!)
Geçen zaman içerisinde ülke kaynaklarının yabancıların eline geçmesi, yerli üretilmesi bir yana, yerli üreticinin korunmaması, ifade özgürlüğüne getirilen kısıtlamaların neredeyse sıkıyönetimlerle eş değer denilebilecek düzeyde olması, basılmamış kitapların internet üzerinden bile yayınlanmasının suç teşkil edebilmesi bizlerin hiç de beklemediği -şimdilerde adına sözde ileri demokrasi deniliyor olan- gelişmeler olmuştur…
Gelir düzeyi yükseldiği söylenen halkın yaşadığı köylerin yabancı bankalarca icradan satışa çıkarılması, gerçek enflasyonu oluşturan gıda ve yakıt giderlerindeki artış oranlarınca geliri yükseltilmeyen emekçinin kredilerle sürdürülemez bir yaşama mecbur bırakılması beraberinde yoksulluk ve garibanlığı da getirmeye devam etmekte… Ve bu durumdan sadece belli bir kesimin etkileniyor olması…
Ve tarihten, kültürden yoksun siyaset…
Tarih, tarihçilere bırakılmadan, ülkenin bağımsızlığa geçişindeki süreçler incelenmeden Başbakan Erdoğan’ca yapılan Dersim açıklaması sonrasına denk gelen, “Fransa’da, Ermeni soykırımı yoktur demenin yasaklandığı” yasanın tarih biliminden uzak, tarihin siyasete alet edilerek Fransa Parlamentosundan geçişi Türk demeyelim de, moda deyimle, Türkiye siyasetçisine adeta bir ders niteliğindedir. Fransa bu davranışıyla Türkiye siyasetçisine “Sen tarihi tarihçiye bırakmazsan ben de bırakmam” mesajını vermiştir.
Devletler birlik ve beraberliğini güçlendirmek için yoktan efsaneler, destanlar, kahramanlar üretirken; gerçekten de yoktan varoluş öyküsünü anlatan ve çocuklarına geçmişi anımsattığı gibi güvenli bir geleceği de anlatan Atatürk’ün Gençliğe Hitabesi’nin din duygularını istismar edecek şekilde istismar edilmesi -27 Nisan bildirisinden sonra köylere fısıltı olarak yayılan “dinsiz ordu bize muhtıra verdi” gibi- ancak ve ancak ezberci eğitim sisteminde, kültürden nasibini alamamış insan üzerinde etkili olabilecek düzeydedir. Din üzerinden siyaset bu olsa gerek…
Daha düne kadar hiçbir şeyi olmayanların, hatta gencecik yaşta şirket kuranların, servet zengini kimi vakıfların bugün trilyonlarla ifade edilebilecek servetleri nasıl elde ettiği araştırılmazken, asker personelin meydana getirmiş olduğu ödentilerden müteşekkil -ki aynı usuller diğer kamu gruplarına da sağlanmışken- sermayeleri darbe ürünü saymakla; eksik yönlerini yazdığımız yasasını TBMM’de bir saat içinde düzeltmek mümkünken, “51 Yıl Sonra Devlet OYAK’a Girildi” haberleriyle Türkiye’ye demokrasi geldiğini düşünmenin; ülkedeki tüm gelişmelerle birlikte değerlendirildiğinde, hayalden öte bir şey olmadığı görülecektir…
Sonuç olarak; yıllardır insan hakkı, kul hakkı, hak, hukuk diyerek hatta demokrasi göstergesi diyebileceğimiz assubayların hak ve hukuku için bugüne değin herhangi bir iyileştirmenin görülmemiş olması, hükümetin gücü düşünüldüğünde oldukça düşündürücüdür. Assubaya yönelik herhangi bir iyileştirme görülmemesinin yanı sıra, mevcut olumsuzlukları muhafaza edenler sayesinde kimi çevrelerce durumdan fazlasıyla faydalanıldığını, adaletsizlikler düzeltilecek yere istismar edildiğini de görmekteyiz.
Ne güzel paslaşma değil mi?
Orhan KAYA
© Copyright 2012 Orhan KAYA
Aktif link adresi belirtilmeden alıntı yapılamaz, tamamı yayınlanamaz.
