İktisadi bağımlılığın sonucu askerin başına geçirilen çuval
Genel

İktisadi bağımlılığın sonucu askerin başına geçirilen çuval

Bir ulusun yaşama alanı doğrudan o ulusun iktisadi hayatına bağlıdır, diyor Atatürk.

“…yeni Türkiye devleti temellerini süngü ile değil, süngünün dahi istinat ettiği iktisadiyatla kuracaktır. Yeni Türkiye devleti cihangir bir devlet olmayacaktır. Fakat yeni Türkiye devleti bir devleti iktisadiye olacaktır.”, der Atatürk.

İzmir İktisat Kongresi Konuşması’nı inceleyelim;

Konuşmasının, günümüz Türkçesine çevrilmiş son bölümü şöyle:

“Efendiler!

Yüce heyetinizin bugün toplamış olduğu Türkiye İktisat Kongresi çok önemlidir, çok tarihîdir. Nasıl ki Erzurum Kongresi, Sivas Kongresi felâket noktasına gelmiş olan bu milleti kurtarmak konusunda Misak-ı Millî’nin ve Anayasanın ilk temel taşlarını hazırlamak konusunda etkili olmuş, girişimci olmuş ve bundan dolayı tarihimizde, millî tarihimizde ve millî hayatımızda en kıymetli ve yüksek hatırayı kazanmış ise, kongreniz milletin ve memleketin hayat ve gerçek kurtuluşunu sağlamaya araç olacak kuralların temel taşlarını ve ilkelerini hazırlayıp ortaya koymak şekliyle tarihte en büyük adı ve çok kıymetli bir hatırayı kazanacaktır. Bu kadar kıymetli ve tarihi kongrenizi açmak şerefini bana verdiğinizden dolayı özellikle teşekkürlerimi sunarım. Ve böyle bir kongreyi düzenleyen sizlersiniz. Bundan dolayı sizi tebrik etmeğe değer görürüm. Ve tebrik ederim. Kongre açılmıştır efendim.”

Bu son paragraftı,

Peki, üstlerde ne demişti Gazi,

“Arkadaşlar, bütün bu işler ve hareketler, doğruluğu araştırılırsa, görülür ki bu büyük, güçlü padişahlar takip ettikleri dış siyasette kendi emelleri, hırsları ve arzularına dayanmışlardır. Büyük ve şahane arzularına dayanmakla beraber iç kuruluşlarını, iç siyasetlerini bu tutkularından doğmuş olan dış siyasetlerine göre düzenlemek zorunda kalmışlardır. Hâlbuki dış siyaset iç teşkilât ve iç siyasete dayandırılmak mecburiyetindendir. Yani iç teşkilâtının dayanamayacağı genişlik derecesinde olmamalıdır. Yoksa hayalî, dış siyasetler peşinde dolaşanlar, dayanma noktalarını kendiliğinden kaybederler.

Gerçekten Osmanlı hakanları, asıl olan noktayı unuttular.

Duyguları ve emelleri üzerine bütün hareketleri ve fiilleri yaptılar.

İç teşkilâtlarını dış siyasetlerine uydurmak zorunda kalınca aldıkları memleketlerde bütün unsurları: dilleri, dinleri, gelenekleri, her şeyi başka başka olan ve birçok milletlerden ibaret bulunan bu unsurları, olduğu gibi korumaya kalkıştılar ve onlara bütün bu şeyleri koruyabilecek ayrıcalıklar verdiler.

Buna karşın ana unsur, uzun seferler yapmakla zafer meydanlarında ölmekle, zapt olunan memleketlerin kendisini ve halkını beslemekle ve onlara bekçilik etmekle kendi kendini yıpratıyordu.

Bununla birlikte millet, ana unsur; kendi evinde, kendi yurdunda ve kendi hayati gereklerini kazanmak için çalışmaktan tamamen mahrum bir halde bulunuyordu. Bu taç sahipleri yöneticiler milleti böyle diyar diyar dolaştırmakla, onlara kendi yurtlarını düşünmeye izin vermemekle de yetinmiyorlardı.

Belki fetihler sonucu elde edilen halkı memnun edebilmek için, sonra yabancıları memnun edebilmek için doğrudan doğruya, ana unsurun hukukundan ve hayati ve iktisadî kaynaklarından birçok şeyleri karşılıksız yardım olarak, hediye olarak onlara veriyorlardı.

Örneğin;

Fatih zamanında

Cenevizliler’e ve Patrik’e verilen ayrıcalıklar ile açılan yol, kendisinden sonra daima genişlemiş ve sağlamlaştırılmış bulunuyordu. Bu ayrıcalıklar, devletim en kuvvetli, en büyük zamanında gerçekleşmiş oluyordu. Ancak ve ancak bir padişah yardımı karşılıksız sunulan bir destek olmak üzere gerçekleşmiş oluyordu.

Hepiniz hatırlayabilirsiniz,

Kanunî Sultan Süleyman zamanında

Venediklilerle ticaret antlaşması yapılmıştı. Fakat Padişah, Venediklilerle ticaret antlaşması yapmayı kendi şerefine ve onuruna aykırı buldu. Zira onun anlayışına göre antlaşma, birbirine denk milletler arasında yapılırdı.

Hâlbuki Venedik o zaman Osmanlı Devleti’ne denk olmak şöyle dursun, onun doğrudan doğruya koruması altında idi.

Bundan dolayı padişah böyle bir devletle antlaşma yapamazdı; ancak ona yardımlarda bulunabilirdi. Ve yardımlarda bulundu. İşte bu yardım kelimesi kapitülasyonlar kelimesi ile tercüme edilmiştir.

Hâlbuki biliyorsunuz, kapitülasyon kelimesi, bir kale içinde kuşatılan, korunma gereçlerini ve vasıtalarını kullandıktan sonra teslim olmak zorunda olanlar hakkında kullanılan bir kelimedir.

İşte böyle bir kelimeyi, padişahların yardımını tercüme ederken kullanmış bulundular.

Bu ufak ayrıntıyı iki noktadan tekrar edeyim:

Millet hayati gerekleriyle uğraşmaktan yasaklanmış olarak diyar diyar dolaştırılıyor ve bu yeni diyarlar halkı, birçok ayrıcalıklara sahip olarak çalışılıyordu.

Yani fatihler, ana unsuru peşine takarak kılıçla fetihler yaparken, kılıç sallarken zapt olunan memleket halkı kazandıkları ayrıcalıklarla sabana yapışıyorlar; toprak üzerinde çalışıyorlardı.

Arkadaşlar,

Kılıç ile fetih yapanlar, sabanla fetih yapanlara yenilmeye ve sonuçta yerlerini bırakmaya mecburdurlar.

Nitekim Osmanlı saltanatı da böyle olmuştur.

Bulgarlar,

Sırplar,

Macarlar,

Romenler sabanlarına yapışmışlar, varlıklarını korumuşlar, kuvvetlenmişler; bizim milletimiz de böyle fatihlerin arkasında serserilik etmiş ve kendi ana yurdunda çalışmamış olmasından dolayı bir gün onlara yenilmiştir.

Bu bir gerçektir ki, tarihin her devrinde ve dünyanın her yerinde böyle gerçekleşmiştir.

Örneğin

Fransızlar Kanada’da kılıç sallarken oraya İngiliz çiftçisi girmiştir. Bu medenî sabanla kılıç mücadelesinde sonunda muzaffer olan sabandır. Ve Kanada’ya sahip oldu.

Efendiler,

Kılıç kullanan kol yorulur, sonunda kılıcı kınına koyar ve belki kılıç o kında küflenmeye, paslanmaya mahkûm olur.

Lâkin saban kullanan kol; gün geçtikçe daha fazla kuvvetlenir ve daha çok kuvvetlendikçe daha çok toprağa sahip olur.

Efendiler,

Osmanlı fatihleri, hakanları, istilâcıları, ana unsur ile beraber sabanın önünde yenilip çekilmeye başladıktan sonra, asıl felâketlerin büyüğü başladı. Sırf şahane bir ihsan olarak, yabancılara verilmiş olan ve özel olan karşılıksız yardım, memleket içindeki Müslüman olmayan unsurlara verilmiş olan her şey, kazanılmış haklar olanak anlaşıldı.” 17 Şubat 1923, Gazi Mustafa Kemal

***

Atatürk’ün konuşmasından bir bölümü yukarıda naklettim.

Çuval niye geçirildi, Türk askerinin başına,

İktisadi bağımlılığın sonucu askerin başına geçirilen çuval
İktisadi bağımlılığın sonucu askerin başına geçirilen çuval
(Fotoğraf: Sosyal medya)

Ondan önce özel kuvvetler timi niçin çıkartıldı Irak’ın Kuzeyinden,

Çuval geçirene nota verilememesi,

Nota vermeyi bırakın, wikileaks belgelerinde, çuval olayı, AKP’ce Amerika’ya daha da yaklaşma ve TSK’ya vurma imkânı sağlamış halde, olduğu görülüyor.

Daha da öncesi,

Kore’ye asker gönderilmesi,

Türk sanayisinin Mustafa Kemal’den sonra geliştirilmemesi, dışa bağımlı tutulması,

NATO’ya giriş,

Marshall yardımları,

Türkiye’nin aleyhine olan Gümrük Birliği Anlaşması,

Güney Kıbrıs Rum Kesimini AB’ye alan ortak protokolün AKP Hükümetince imza edilmesi,

BOP ve onun eş başkanlığı yoluyla Ortadoğu’nun karıştırılarak resmi 3 milyon, halk arasında 10 milyon Suriyelinin Türkiye’ye getirilmesi ve sınavsız üniversite hakkı, Türk halkı üzerinden bedavadan yaşam, bedavadan güvenlik-ki Türk halkının güvenliğini sarsmış haldeler çarşıda, pazarda, şehirlerde- sunulması.

Türk askerinin, polisi ve korucusunun “Açılım” adı altında göz göre göre yurda sokulan PKK ve hatta IŞİD teröristleriyle savaştırılması…

Ülke halkını, içi boş söylemlerle cihan devleti peşinde koşturmak.

Ve dış güçlerce topyekûn derdest edilmek!

Bunlar kabul edilebilir hatalar mı, devlet yönetiminde?

Bütün bunların yorumlanması Atatürk’ün konuşması içerisinde.

Yazar

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir