l.Dünya Savaşı’nda Türkler ve Araplar
Genel

l.Dünya Savaşı’nda Türkler ve Araplar

Fetih durup dururken olmamıştı!
İlmin yasaklandığı, hurafelerin yayıldığı Arap topraklarını fethetmişti Osmanlı.

Mısır’ın 1517’de fethinden sonra kutsal emanetler Osmanlı İmparatorluğunun başkentine ulaştıktan sonra Orta Doğu ve Afrika Kıt’ası ile birlikte tüm İslam inancına sahiplerin halifesi oluvermişti Osmanlı Padişahı. Ve böylelikle günümüzde peşinde koşulan halifelik makamı tarafından yönetilmeye başlanmıştı BOP’un hedefindeki ülkeler.

Kılıçla, at üzerinde o döneme ait bilimsel gelişmeler ile fethedilen topraklar elde tutulamadı.  Halifeliğin başkenti İstanbul, bırakın Orta Doğu, Afrika Kıt’asındakiler ile anlaşmayı, saray dili ile halkın dili bile aynı değildi. Fethedilen ülkelerden gelen vergilerle Osmanlı hâkimiyeti sonsuza dek yürüyemezdi. Çünkü ilime dayalı üretim yoktu.

İlk olarak içten yanmalı motoru bulan Alman Benz’i diğer Batılı ülkeler takip etti. Motorlar için gerekli yakıt ise Osmanlı egemenliğindeki topraklardaydı.

Osmanlı’da egemen sınıf sözde din adamları; şahsi çıkarları doğrultusunda, Padişah’a rağmen egemenliklerini sürdürmek için her türlü bilimsel düşünceye, yeniliğe “istemezuk” diyerek, koskoca Cihan İmparatorluğunu adım adım çöküşe götürdüler.

Matbaa yok, bilim esaslı eğitim yapan okullar yok, Batı’dan yüzyıllar sonra açılan Darülfünun’da fotoğraf çektirmek günah, günah olduğu için yasak. Böylesine gerici, bilim dışı bir ortamda Batılı devletler ajanları ile Orta Doğu’da, Afrika’da sözde Müslüman, sözde peygamberleri yoluyla ilmek ilmek işliyorlar Osmanlı’dan kopuşu.

Hedef toplumlar çıkarları doğrultusunda hazır edildikten sonradır birinci paylaşım, birinci dünya savaşı.

Savaş başladıktan sonra halifelikten faydalanmak isteyen Almanların yanında savaşa katılan Osmanlı Halifesi Cihat ilan etse de nafile. Birer birer İngiliz, Fransız, İtalyanlarla işbirliğine girerek sözde bağımsızlıkları peşinde düşerler.

Savaş bittiğinde, Orta Doğu ve Afrika Kıt’asındakilerin tümü Osmanlı’dan bağımsızlığını ilan eder.

Toprakları işgal edilmiş olan Osmanlı İmparatorluğu Mebusan Meclisi son (28 Ocak 1920) toplantısında kanı pahasına, son vatandaşına değin elde tutması gereken sınırlarını belirler, Misak-ı Milli.

Ya Misak-ı Milli sınırları korunacak ya da köle olarak Anadolu’dan yok olacak.

İşte böyle bir ortamda geçmişten gelen ve İstanbul’u da fetheden Türklük bilinci ile kurtuluş mücadelesi verilir. Sonuçta; Araplar, İngiliz, Fransız, İtalyanlarca idare edilmeye, sömürülmeye başlanırken Türkler emperyalizme karşı son bağımsızlık mücadelesini kazanır, Atatürk önderliğinde.

Osmanlı yönetimindeki diğer bölgeleri idareden koparmayı başarmış emperyalistler artık kuruluşu Lozan ile tanınmak zorunda kalınmış Türkiye Cumhuriyetinin peşindeler.

Türkiye ya başaracak ya başaracak!

Başarmanın yolu ilmi rehber edinmekten geçiyor. İlim, üretmek demek. Üretim, sanayi demek.

Bağımsızlığını kazanan Türk halkı çok kısa sürede yurdun dört bir yanına okullar açmış, fabrikalar kurmuş, uçak imal edip ihraç etmiş, hastalıklarla ilmi yöntemlerle mücadelesini başarmış, dinin ve ilmin en iyi şekilde gelişmesi için laikliği benimsemiş,hiçbir sınıfa ayrımcılık gözetmeyen adil yargılama sistemini kurmuş, yönetimde çoğulculuğu, siyasi partileri, demokrasiyi hızla meydana getirmiş. Fakat ; geçmişten gelen Batılı okullarda yetişmiş, batı’nın birer misyoneri olmuş olanlar ile birlikte; artık egemenliği kaybolmaya yüztutmuş medrese hocaları, tarikat şeyhleri tekrar Osmanlı’daki eski günlerini, egemenliklerini diriltmek için Batılılarla işbirliğine girmiş, Cumhuriyetin meydana getirmiş olduğu çağdaş, medeni değerlere savaş ilan etmişlerdir. Sırf bu yolda genç Türkiye Cumhuriyetine düzinelerle isyan başlatmış kişilere bakıldığında, yabancılarla işbirlikleri içinde oldukları ortaya çıkmaktadır.

Çıkarılan isyanların bastırılması; Osmanlı’dan kalan borçları da ödemekte olan Türkiye’ye büyük maliyetler getirmiş, aydınlanmaya, sanayiye harcanması gereken ekonomik kaynakların onlara harcanmasını da beraberinde getirmiştir.

Özellikle de 1945’den sonra Sovyet tehdidi ile başlayan Amerikancılık sevdası Saidi Nursi, Necip Fazıl gibi düşünceler ile toplumda yer bulmuş, bu kişileri izleyenler Türkiye’ye düşmanlık beslemeye başlamıştır.

Fethullah Gülen, Saidi Nursi’nin yolundan giderken, diğer bir dinci örgüt İBDA-C ve etnikçi örgüt PKK kurucuları Necip Fazıl’ın yolundan giderek Amerika’ya hizmet etmişlerdir.

15 Temmuz 2016 tarihindeki hukuk dışı, anayasal kurumları ortadan kaldırma girişimi diğer örgütlerce de hedeflenmekte olduğu düşüncelerinden görülmekte.

Araplar ilmi kaybettiğinde Osmanlı tarafından yönetilmişti. Osmanlı ilmi kaybettiğinde Arapları Batı yönetmeye başladı, Türkler ise bağımsızlık mücadelesini halen sürdürmekte.

Yazar

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir