
Darbe sadece DP hükümetinin yıkılmasıyla sonuçlanmamıştı. Orduda, ABD-NATO ekseninin planlama ve finansmanı ile büyük bir tasfiye işlemi başlatılmıştı.
27 Mayıs darbesinden sonra 275 general ve amiralle,
7.000 albay, yarbay ve binbaşı rütbesindeki subay ordudan tasfiye edilmişti.
ABD Büyükelçisi Warren’in 11 Ağustos 1960 tarihli raporuna göre, emekliye sevk edilen subaylar,
generallerin % 90’ı,
albayların % 55’i,
yarbayların % 40’ı,
binbaşıların da % 5’ydi.
Emekli İnkılâp Subayları (EMİNSU) olarak bilinen bu tasfiye hareketinin finansmanı tamamen ABD’den temin edilmişti.
Tasfiyenin amacı, 1952’de resmen NATO’ya üye olan Türk ordusunun hem teşkilât yapısı, hem de tarih ve düşman algısı bakımından NATO standartlarına uygun hale getirilememesi idi. Türkiye’nin NATO inisiyatifi dışına çıkmaması için, ordunun NATO konseptine bağlanması, Amerikan harp doktrinlerine göre biçimlendirilmesi gerekiyordu. Bu tasfiyeyle TSK, NATO standartlarına ve konseptine uygun olarak yeniden yapılandırılmaya başlandı. Geçen yüzyılın modernleşme çabalarının Alman hâkimiyetine teslim olmayla sonuçlandığı gibi, ABD-NATO eliyle modernleşme çabası da, bu güçlerin ülkede hâkimiyet kurmasıyla neticelenecekti.
27 Mayıs 1960’ta ihtilâl yapan cuntanın 1954 yılında kurulduğu bilinmektedir. Bu tarih, darbe gerekçesi olarak DP aleyhine öne sürülen hemen hiçbir iddianın vukuu bulmadığı bir dönemdi. 1946 yılına kadar gerek Meclis’te gerekse Bakanlar Kurulu’nda ağırlıklı olarak temsil edilen askeri kesim, çok partili sisteme geçildikten sonra, bu ağırlığını ve sistem üzerindeki mutlak kontrolünü kaybetmişti. Seçimler yoluyla işletilen demokratik sistem devam ettiği müddetçe, sistem üzerinde tekrar hâkimiyet kurmak, pozitivist düşüncenin hedefi olan “aydınlık” bir toplumu inşa etmek onlar için mümkün değildi. Cunta pusuya yatıp uygun konjonktürü beklemişti. 1960 yılında yapılan darbe, aynı dünya görüşünü paylaşan ve “zinde kuvvetler” olarak adlandırılan akademisyen, gazeteci, aydın, bürokrat, hukukçu işbirliği ile gerçekleştirilmişti. Yassıada muhakemelerinin sonucunda, DP iktidarının başbakanının, dışişleri bakanının ve maliye bakanının idama mahkûm edilmesi siyasi hafızada derin izler bırakmıştı. Bu idamlar, daha sonraki dönemlerde, askeri vesayet sistemi dışına çıkma eğilimi gösteren sivil siyaseti hizaya getirmek için sürekli hatırlatılacaktı.
Darbe gerçekleştikte bir süre sonra, Cuntacılar (Milli Birlik Komitesi- MBK) arasında çatışma çıktı ve iktidarı sivillere devretmeye yanaşmayan 14’ler diğerleri tarafından yurtdışına gönderilerek tasfiye edildi. Anayasa’da yapılan düzenlemelerle vesayet rejimini garanti altına alan Milli Birlik Komitesi’nin seçimlere giderek iktidarı siyasi partilere devretme isteği, ordu içerisinde birtakım subayların tepki göstermesine neden oldu. İktidarı sivillere terk etme politikası, bazı üst düzey komutanların da desteklediği, “Silahlı Kuvvetler Birliği” (SKB) adında bir başka cunta yapısını ortaya çıkardı. Bu cuntaya göre devrim, seçimlere gitmek için değil toplumsal yapının değiştirilmesi ve Atatürkçülüğe dönüşü sağlamak için yapılmıştı, ancak bu hedefler henüz gerçekleştirilememişti. Bu düşüncedeki subaylar, 27 Mayıs’ın seçimlerle tasfiye edildiğini ve “Atatürkçülüğe değil İnönücülüğe dönüldüğünü” iddia ediyorlardı. Onlara göre; seçimler demagoji ve oportünizmle halkı aldatan siyasilerin sandıktan çıkması sonucunu doğuruyordu ve daima tutucu zihniyetin sahipleri iktidarı elde ediyordu, halkın yararına olan devrimleri yapacak kadroların yönetime geçmesi ancak sandık dışından, ihtilaller yoluyla mümkündü. Bu cunta mensuplarının 22 Şubat 1962 ve 21 Mayıs 1963 tarihlerindeki iki darbe girişimi üst subay-siyasetçi işbirliği ile bastırıldı. Cuntanın liderlerinden Albay Talat Aydemir ile Binbaşı Fethi Gürcan idam edildi. Bu cuntayla ilişiği bulunan pek çok subay ordudan ihraç edildi. Ancak bu damar, sivil zinde kuvvetlerin de desteği ile TSK içinde kuvvetli şekilde temsil edilmeye devam etti.
27 Mayıs darbesinden sonra, subayları sivillerin yozlaştırıcı (!) etkisinden korumak için, hızla lojmanlaşma süreci başlatıldı. Subayların hayatı karargâh ile lojman, orduevleri ve tatil kampları arasına hapsedildi. Bu durumun ister istemez sivil-asker kesim arasında bir yabancılaşmaya sebep olduğu zaman içerisinde ortaya çıktı.
1908’den itibaren ülkeyi yönetmekte olan askeri yapı, çok partili siyasi hayata geçildikten sonra kaybetmiş olduğu mevzileri kendilerine tekrar kazandıracak ve devlet üzerinde vesayetlerini devam ettirecek bir takım kurumları 1961 Anayasası’na monte etti.
1961 Anayasası’nın 111. maddesiyle kurulan Milli Güvenlik Kurulu (MGK), bu amaca en iyi hizmet eden kurum oldu. Kurulduğundan itibaren MGK, istişârî fonksiyonunu aşan bir şekilde, ordunun iç siyasete müdahale zeminini hazırlayan ve toplantılarda sivillere askerin talimatlarının dikte edildiği yer olarak faaliyet gösterdi. Cumhuriyet kurulduktan sonra, dört bir tarafımızın düşmanla çevrili olduğu ve Türk’ün Türk’ten başka dostu olmadığı propagandasının güçlü bir şekilde yerleştirilmesi ve yaygınlaştırılması, askerin sivil alanı tahakkümü altına alacak şekilde genişlemesini meşrulaştırıyordu. Buna içerideki irtica ve bölücülük tehdidi de ilave edildiğinde bu vesayet rejimine itiraz edecek bir sebep kalmıyordu.
Zira, güvenlik sözkonusu olunca, demokrasi talepleri fanteziden öte anlam taşımıyordu. Nitekim, 28 Şubat’tan sonra “sözkonusu vatan ise gerisi teferruattır” sloganıyla, bu vesayet rejiminin bazı siviller tarafından içselleştirilmesi sağlanacak, demokrasi ve insan hakları talepleri teferruta indirilecekti.
Türkiye’nin ABD-NATO ekseni ile ilişkilerinde Kıbrıs en belirleyici faktör olageldi. Kıbrıs Rumlarının silahlanması ve adada yaşayan Türklere karşı katliama girişmeleri üzerine Türk hükümeti, 2 Haziran 1964 tarihinde Kıbrıs‘a çıkarma yapma kararını açıklamıştı. Bu karara ABD çok sert tepki gösterdi. ABD Başkanı Lyndon B. Johnson, Başbakan İsmet İnönü’ye oldukça kaba ve aşağılayıcı üslupla yazılmış bir mektup gönderdi.
Mektupta;
NATO müttefiklerinin tam rıza ve muvafakatleri olmadan Türkiye’nin girişeceği bir harekât neticesinde ortaya çıkacak muhtemel bir Sovyet müdahalesine karşı NATO’nun Türkiye’yi müdafaa etmek mükellefiyetinin olmadığı, Birleşmiş Milletlerin Türkiye’nin tek taraflı hareketine en sert şekilde tepki göstereceği, Türkiye’nin Kıbrıs’a yapacağı bir müdahalede Amerika tarafından temin edilmiş olan askeri malzemenin kullanılmasına muvafakat edilmeyeceği, Türkiye’nin ABD ile yeniden ve en geniş ölçüde istişâre etmeksizin böyle bir harekete tevessül etmeyeceğine dair Başkan Johnson’a teminat verilmediği takdirde, NATO Konseyi ile Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin acilen toplantıya çağrılacağı bildiriliyordu. Mektubun ardından Türkiye müdahale kararından vazgeçmişti.
Sözkonusu mektup, 1960 yılında başlatılan fakat askeri bir darbeyle yarıda kalan Türk-Sovyet münasebetlerinin tekrar canlanmasına sebebiyet verdi. Türk-Amerikan ilişkilerinin iyice zayıfladığı bu dönemde, Sovyetlerin daveti üzerine Türkiye Dışişleri Bakanı Feridun Cemal Erkin’in 30 Ekim 1964 tarihinde Moskova’yı ziyareti, Türk-Sovyet ilişkilerinde yeni bir dönemi başlattı. Sovyetler Birliği Başbakanı Aleksey Kosigin’in 3 Temmuz 1965’de, haftalık Akis dergisine verdiği demeçte; “Biz politik sahada, ekonomik sahada, kültürel sahada işbirliği yapmalıyız… Sovyetler Birliği’nin Türkiye’den hiç bir toprak talebi bulunmadığını size beyan ederim” sözleri, her iki ülke arasında yeni bir güven ve işbirliği havasının doğmasına zemin hazırlamıştı. Dostluk ilişkisi, 12-21 Kasım 1969 tarihlerinde Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay’ın Sovyetler Birliği’ni ziyareti ile doruk noktasına ulaştı. Bu dönemde İskenderun demir-çelik sanayi, İzmir’de Aliağa rafinerisi, Seydişehir alüminyum kompleksi gibi büyük sınai projeler Sovyet kredisi ve mühendisliği ile gerçekleştirilmişti.
b) Bu bloka ekonomik bağlılık yaratacak şekilde Sino-Sovyet bloku ile ticari ilişkiler geliştirme ya da ABD çıkarlarını ciddi biçimde tehdide yönelik ilişkiler geliştirmeme konusunda uyarmak.” gerektiği belirtilmişti.
İddialara göre Türkiye’nin NATO’ya girmesinden sonra bu örgütlenme Türkiye’de de yapılmış, 1952 yılında Seferberlik Tetkik Kurulu adıyla kurulan bu örgüt daha sonra, 1956 yılında Özel Harp Dairesi adını almıştı. Özel Harp Dairesi’nin ilk Lojistik Şube Müdürü olup, Özel Harp Dairesi’nde sekiz yıl görev yapan Albay İsmail Tansu, 09.10.2007 tarihli Sabah Gazetesi’ne verdiği röportajda, Özel Harp Dairesi’ni Amerikalıların teklifi üzerine kurduklarını, zaten Amerika’nın Toroslar’da kendi karargâhları olduğunu, burada CIA mensuplarının görev yaptığını açıklıyordu.
Tansu’nun ifadesine göre, Ruslar işgal ettiğinde Türkiye hükümetinin dışarıda kurulacağı yer bile belliydi. Özel Harp Dairesi’ne alınan siviller, karargâhla irtibatlı olarak görev yapıyorlardı. Tansu, silah depoları ve yerlerini Amerikalılarla birlikte kontrol ettiklerini, kendilerinin Amerikalıların binasına gidip geldiklerini, onların da kendilerine geldiklerini açıklıyordu. İsmail Tansu, “Görüştüğümüz Amerikalıların hepsi CIA mensubuydu. Başlarında albay vardı. Bütün harekât işlerimiz ortaktı” diyordu.
12 Mart’la birlikte ordu içerisinde ikili bir Atatürkçülük yapısı ortaya çıkmıştı. Öteden beri, solculuğu Atatürkçü olmanın gereği olarak gören kesimlere karşı, komünist düşmanı olan cumhuriyetçi muhafazakâr/devletçi bir Atatürkçülük daha ortaya çıkmıştı. Son Atatürkçülük yorumunun taraftarları 12 Mart muhtırasını verdikten başka, 12 Eylül 1980’de bir de askeri darbe yapacaklardı. Atatürkçülük birbirine zıt kesimlerin düşünce ve faaliyetlerini meşrulaştırma aracı haline dönüşmüştü.
Amerika ile Dalgalı İlişkiler ve 12 Eylül Darbesi
15 Temmuz 1974 günü Kıbrıs Cumhurbaşkanı Makarios’un Yunanlı subaylar öncülüğünde bir darbeyle devrilmesi ve darbecilerin Kıbrıs Elen Cumhuriyeti’ni ilan etmeleri Türkiye’nin 20 Temmuz 1974 günü Kıbrıs’a askeri müdahalesi sonucunu doğurdu. İki aşamada yapılan harekâtın sonunda, adanın % 38’i Türklerin kontrolüne geçti. CHP-MSP hükümeti Kıbrıs harekâtından önce de, 1971 yılında cuntacıların kurdurduğu Nihat Erim hükümetinin Amerikan taleplerine boyun eğerek koymuş olduğu haşhaş ekimi yasağını 1 Temmuz 1974’den itibaren kaldırmıştı. ABD, Türkiye’nin haşhaş ekimini serbest bırakmasına ve Kıbrıs’a müdahalesine silah ambargosu koyarak oldukça sert tepki göstermişti. 1975 Şubatından 1978 Eylülüne kadar süren ambargo iki ülke ilişkilerinde yeni bir kırılma yaratmıştı. Türkiye’nin ambargonun kaldırılması talebini reddeden Amerikan Temsilciler Meclisi kararına tepki olarak Türk hükümeti Amerika’ya verdiği bir nota ile, 3 Temmuz 1969 tarihli Türk Amerikan Savunma İşbirliği Anlaşmasını (Defense Cooperation Agreement-DCA), 26 Temmuz 1975 tarihinden itibaren yürürlükten kaldırdığını ve Türkiye’deki bütün Amerikan üs ve tesislerinin bu tarihten itibaren Türk Silahlı Kuvvetleri’nin “kontrol ve gözetimi” altına gireceğini bildirmişti. Türkiye bu üs ve tesisleri kontrol ve gözetimi altına aldı. 1976 yılında yumuşayan ilişkiler sonucunda, 26 Mart 1976’da üsler konusunda yeni bir Savunma İşbirliği Anlaşması imzalandı.
Dışarıda Amerika ve Yunanistan’la sıkıntılı ilişkiler sürerken, yurt içinde anarşi ve terör tırmanışa geçmiş, ekonomik darboğaza girilmişti. 1970’li yılların sonuna yaklaşıldığında, toplumdaki ayrışmalar sağ-sol şeklindeki ideolojik farklılıklardan mezhep ve etnik köken çevresinde kümelenmelere ve çatışmalara dönüşmüştü. İlan edilen sıkıyönetime rağmen, günde ortalama 35 insanımız ölüyordu. Halk bu kanlı çatışmaların bitirilmesi için neredeyse darbe duasına çıkacak hale gelmişti. Ancak, bu duanın kabulü için beklemek gerekecekti. Dönemin Harp Akademileri Komutanı Bedrettin Demirel “Darbe şartlarının olgunlaşması için bir sene bekledik”, sözleriyle darbe şartlarının oluşması için nasıl pusuda beklediklerini ifşa edecekti.
Bunlardan birisi, Afganistan’da gerçekleştirilen komünist darbeyi müteakip 1979 Aralık ayında Sovyet Kızıl Ordusunun bu ülkeyi işgaliydi. Afganistan’ın işgali Sovyetler’e, Basra Körfezine, Ortadoğu petrollerine ve Hint Okyanusuna ulaşmanın yollarını açıyordu.
Diğer önemli olay, İran’da ABD’nin büyük müttefiki şahlık rejimini sona erdiren Humeyni devrimiydi.
Her iki olay da, Batı dünyasının enerji güvenliğini tehlikeye düşürecek, Batı Asya ve Orta Doğunun stratejik yapısında mühim değişmelere sebebiyet verecek değişikliklerdi.
Türkiye’de yeşil kuşak projesi, anarşi ve teröre karşı hükümete darbe yapan 12 Eylül cuntası tarafından tatbik edildi.
ABD Dışişleri Türkiye masası şefi Paul Henze darbeyi “Our boys have done…” (Bizim çocuklar işi başardı), sözleriyle Washington’a bildirmiş, “our boys” darbecilerin müstear ismi gibi kullanılır olmuştu. “Yeşil Kuşak” projesinin uygulayıcısı Kenan Evren, darbe sonrası yaptığı konuşmalarda sürekli dine vurgu yapıyor, konuşmalarını ayet ve hadislerle referanslandırıyordu. 1982 darbe Anayasasının 24’üncü maddesiyle, orta öğretim kurumlarında din kültürü ve ahlak öğretimi zorunlu hale getirilmişti. Bu ilginç bir durumdu. Dini talepler karşısında “irticai kalkışma” refleksi ile hemen teyakkuz durumuna geçen asker sınıfının, okullara din ve ahlak dersi koydurması, aslında onun temsil etmekte olduğu pozitivist dünya görüşüne taban tabana zıttı.
Başbakan Özal, 18 Haziran 1988 günü, ANAP’ın 2.Olağan Genel Kurulu’nda kontrgerilla elemanı olan Kartal Demirağ’ın saldırısına uğramış, bu olayla bağlantılı görülen dönemin Milli Güvenlik Kurulu Genel Sekreteri Orgeneral Sabri Yirmibeşoğlu 1990 yılında emekliye sevk edilmişti.
PKK-Devlet ilişkisini irdeleyen bir kitap üzerinde çalışmakta olan Cumhuriyet Gazetesi yazarı Uğur Mumcu 24 Ocak 1993’te suikaste uğramış, JİTEM’in kanun dışı faaliyetlerine karşı çıktığı öne sürülen Jandarma Genel Komutanı Eşref Bitlis 17 Şubat 1993’te uçağına yapılan sabotaj sonucu şehit edilmişti. Kürt sorunun demokratik yoldan çözülmesine yönelik projelerin aktörlerinden olan Adnan Kahveci 5 Şubat 1993’te bir trafik kazasında, Cumhurbaşkanı Özal 17 Nisan 1993’te şüpheli şekilde ölmüşlerdi. Bu ölümleri, 22 Ekim 1993’te Diyarbakır Jandarma Bölge Komutanı Tuğgeneral Bahtiyar Aydın’ın öldürülmesi, 4 Kasım 1993’te PKK’yla mücadele adına yapılan kanunsuzlukları ve uyuşturucu ticareti gibi yasa dışı faaliyetleri mahkemede açıklayacağını söyleyen eski Diyarbakır JİTEM Grup Komutanı Binbaşı Ahmet Cem Ersever’in duruşma için gittiği Ankara’da öldürülmesi izlemişti. Aynı yıl mezhep çatışması çıkarmak amaçlı provokasyonların da yapıldığı yıldı. 2 Temmuz 1993’te Sivas’ta Madımak Oteli’nin ateşe verilmesi sonucu 37 Alevi yanarak can veriyor, sanki buna misilleme imiş gibi üç gün sonra, Başbağlar köyünde 33 Sünni katlediliyordu.
Diğer Sovyet cumhuriyetleri gibi,
Azerbaycan,
Özbekistan,
Kırgızistan,
Türkmenistan ve Kazakistan da 1991 yılında bağımsızlıklarını ilan etmişlerdi.
Soğuk savaşın bitmesi Türkiye’ye yeni işbirliği ve stratejik genişleme imkânları sunmuştu. Özal’ın “Adriyatikten Çin Seddine Türk Dünyası“ sloganı çerçevesinde, 1992 yılının başlarında Türkiye, Orta Asya Cumhuriyetleri’nin hepsinde büyükelçilikler açmış, Türk Dünyası ile kucaklaşma dönemi başlamıştı. Cumhurbaşkanı Turgut Özal, 17 Nisan 1993’te 5 ülkeyi kapsayan 12 günlük Türk dünyası gezisinden sonra vefat etmişti. Ne yazık ki, Özal’ın ölümüyle Türkiye tekrar kendi kabuğuna çekilecekti.
Seçime giden Ecevit’in kafası karışıktı, yakın çevresine Amerika’nın bize Apo’yu niye verdiğini anlayamadığını söylüyordu. 18 Nisan 1999 tarihinde yapılan genel seçimlerden sonra, Ecevit başbakanlığında DSP-MHP-ANAP koalisyon hükümeti kuruldu.
2003 Temmuz ayında kabul edilen 7’nci uyum paketi ile, MGK’nın görev, işleyiş ve yapısına ilişkin bazı köklü değişiklikler daha yapıldı. MGK Kanununda yapılan bu değişikliklerle, MGK Genel Sekreterinin sahip olduğu geniş yürütme ve denetleme yetkileri, MGK Genel Sekreterine tanınmış olan Cumhurbaşkanı ve Başbakan adına MGK tavsiyelerinin uygulanmasını izleme yetkisi, MGK’ya sivil kurum ve kuruluşlara sınırsız erişim yetkisi veren diğer hükümler de yürürlükten kaldırıldı. Bir diğer değişiklik ile MGK Genel Sekreterinin, Silahlı Kuvvetler mensupları arasından atanması zorunluluğu kaldırıldı, MGK’nın, toplanma sıklığına ilişkin hüküm değiştirilerek olağan toplantısını ayda bir yerine iki ayda bir yapması öngörüldü.
Askeri vesayet rejiminin mekanizmalarını ve bin yıl süreceği ilan edilen 28 Şubat sürecini ortadan kaldırmaya yönelik bu hukuki düzenlemeler, cunta eğilimli askerlerde rahatsızlığa sebebiyet vermişti. Sonradan ortaya çıkan belgelerden, 2004 yılından itibaren, hükümete karşı darbe yapmak üzere bazı örgütlenmelerin yapıldığı ortaya çıktı. Ayışığı, Sarıkız, Balyoz, Eldiven, Yakamoz, Kafes gibi adlarla planlanan darbe yapılanmaları, dönemin Genelkurmay Başkanı Hilmi Özkök’ün prim vermemesi dolayısıyla sonuç alamamıştı. Ergenekon adı verilen bir sivil-asker yapılanmasının şemsiyesi altında dizayn edildiği iddia edilen bu darbe hazırlıkları hakkında davalar açılmış olup, hukuki süreç halen devam etmektedir.

Sonuç
Yazımızda, Türk ordusunun profesyonel ordudan, modern kitle ordusuna dönüşümü, tarihi süreç içerisinde ele alınmıştır. Tarihte askerlik sistemindeki değişiklikler, aynı zamanda yeni bir devlet anlayışı ile birlikte ortaya çıkmıştır. Bu değişim, toplumun kendi dinamiklerinin ürünü olmasa bile, ister istemez mevcut devleti yapısını dönüştürecek ideolojisini de birlikte getirmektedir. Nitekim, Osmanlı Devleti’nin mecburi askerlik sistemine geçişi tabii olarak, imparatorluk modelinin çökmesini ve milli devlete dönüşmesini zorunlu kılmıştır. Türkiye’de geçilmesi düşünülen profesyonel askerlik modelinin de, bu tarihi tecrübe göz önünde bulundurularak ele alınması gerekmektedir.
İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin bir asker partisi olarak ortaya çıkışı ve 1908’den itibaren Osmanlı devletinde gerçek söz sahibi iktidarı temsil etmesi, Cumhuriyet’in ittihatçı orijinli kurucularının da aynı mirası devralıp, sürdürmelerine yol açmıştır. Osmanlı Devleti döneminde Harp okullarında etkisi altında kaldıkları pozitivist ideolojiyi benimsemiş bulunan lider kadro, kurulan cumhuriyete yeni bir toplum yaratmak için devrimler yapmış, “Kemalizm” ideolojisi ismiyle, bu ideolojiyi topluma empoze etmeye çalışmıştır. Mecburi askerlik sistemi bu anlamada, resmi ideolojiyi yaygınlaştırma ve askeri vesayet rejimine itaati sağlama aracı olarak hizmet etmiştir.
Çok partili siyasi hayata geçildikten sonra, demokratik sistemde ağırlığını devam ettiremeyen militarist anlayış, bu ağırlığını darbeler yoluyla devam ettirmiş ve yaptırdığı darbe anayasaları ile askeri vesayet sistemini hukuki meşruiyete kavuşturmaya çalışmıştır. Vesayet sistemi kendisini yeniden tahkim edeceği zaman, her dönemin konjonktürüne uygun iç tehditler bulmakta zorluk çekmemiş, ihtiyaç duyduğunda kendi halkına karşı kontrgerilla yöntemlerine başvurmaktan çekinmemiştir. Gerektiğinde üretilen ya da tahrik edilen bu iç tehditler, toplumun bölünmesine, acılar çekilmesine yol açmıştır. Toplumun gelişmişlik seviyesi ve çektiği acılar, askeri vesayet sistemini devam ettirmek için yapılacak manipülasyonlara tahammül etmeye artık müsait değildir.
Askerler, halkın yozlaştırıcı(!) etkisinden korunmak üzere, halka karışmadan lojman, ordu evi, askeri tatil kamplarında kendilerini muhafaza etmişlerdir. Yeni askerlik modellerinin tartışıldığı şu günlerde, eğitim kalitesi yükselmiş, dış dünyayı tanıyan ve zenginleşmekte olan Türk halkıyla artık barışmanın ve karışmanın zamanı gelmiştir. 19’uncu yüzyıl ürünü olan pozitivist aydınlanmacı görüş, günümüzün küresel anlayışının çok gerisinde kalmış olup, toplumu geçmiş yüz yıl ideolojisine göre biçimlendirmek artık imkansız hale gelmiştir.
TSK’nın “Milletin ordusu” olduğu söyleminin slogan düzeyinden çıkartılarak, halkla yabancılaşmaya sebebiyet veren uygulamaların terk edilmesi şarttır. Kuruluş gayesi güvenlik sağlamaya hizmet etmek olan bir kısım askerlerin, halkın bir kesimini iç tehdit olarak görmekten vazgeçmesi, var olan iç problemlerin çözümünü diyalog çerçevesinde, sosyo-ekonomik tedbirlerle halletmek üzere sivil yöntemlere bırakması ve iç tehditler için enerjisini tüketmemesi gerekmektedir.
Uluslararası alanda, NATO ittifak sistemine ve onun konseptine muhafazakâr şekilde bağlanmak, sivil siyasetin geliştirdiği alternatif dış politikalara olumsuz bakılmasına, ABD-NATO ekseni dışına çıktıklarından endişe edilen hükümetlerin darbe ya da muhtıralar ile iktidardan uzaklaştırılmasına sebep olmuştur. Düşman ve tehdit algılamasının sadece müttefikleri tarafından tespit edildiği bir bakış açısından, kendi tarihi tecrübesinin oluşturduğu bölgesel işbirliği ve sorumluluklarının da göz önünde bulundurulduğu, küresel tehditlere duyarlı yeni bir vizyon geliştirilmesi ve bu vizyonun ihtiyacı olan askeri bir yapılanmaya gidilmesi lüzumludur.
Sinan Tavukçu
Yararlanılan Kaynaklar:
Bozdemir, Mevlüt ; “Türk Ordusunun Tarihsel Kaynakları”, A.Ü.S.B.F. Yayını, Ankara-1982.
Demirel, Tanel; “2000’li Yıllarda Asker ve Siyaset-Kontrollü Değişim ile Statüko Arasında Türk Ordusu”, SETA Analiz Dergisi, Sayı: 18, Şubat 2010.
Gürkan, İhsan; “Türkiye’de Askerlik Kurumu ve Askerler”, İÜİFD Dergisi, 1992/93, s.323-329
Hür, Ayşe; “Millet-i Müsellaha’nın Doğuşu”, 12.10.2008 tarihli Taraf Gazetesi.
Işıklar, Dr. Celâl; “Günümüz Türkiye’sinde Ordunun Askeralma Sisteminin Korunması Meselesi ve Millî Devlet (Ulus-Devlet) Anlayışı ile İlgisi “, Gazi Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi C. Xıı, Y. 2008, Sa. 1-2
İnalcık, Halil; “Osmanlı Devrinde Türk Ordusu” , Türk Kültürü Dergisi, S.118, Y.X, Ağustos 1972.
Karpat, Kemal H.; “İslamın Siyasallaşması” , İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları, İstanbul-2009.
Koloğlu, Orhan; “Osmanlı Devleti’nde ‘Asker Millet’ Anlayışının Oluşması”, Tarih ve Toplum Dergisi, 32/192, Aralık 1999, s.24-47.
Murphey, Rhoads; “Osmanlı’da Ordu ve Savaş: 1500-1700” , Homer Kitabevi, İstanbul-2007.
Ortaylı, İlber ; “Osmanlı İmparatorluğu’nda Alman Nüfuzu” , İletişim Yayınları, İstanbul- 2002.
Şen, Serdar; “Silahlı Kuvvetler ve Modernizm”, Nokta Kitap Yayınları, İstanbul- 2005.
Tavukcu, Sinan; “27 Mayıs Darbesi, TSK’ ya Yönelik Bir Operasyon muydu?”http://www.haber10.com/makale/15672/
Uyar, Mesut – Gök Hayrullah; “Modern Alman Ordusunun Temelini Teşkil Eden Prusya Askerî Sisteminin Kuruluşu ve Olgunlaşması (1640 – 1871)” , http://koltukgenerali.blogspot.com/2007/05/5.html
Yurdakul, İbrahim; “Osmanlı Ordularının Asker İhtiyacının Karşılanmasında Yeni Bir Yöntem: Kur’a Sistemi (1839-1914)” ; Eskiçağ’dan Modern Çağ’a Ordular shf.433-442, Kitabevi Yayınları, İstanbul-2009.
Zürcher, Erik Jan; “Devletin Silâhlanması: Ortadoğu’da Ve Orta Asya’da Zorunlu Askerlik (1775-1925)”, İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları.
Kaynak:


