İnsan hayatını belirleyen şey bazen büyük kararlar değil, küçük gibi görünen düzenlemelerin birikimidir. 1990 ile 2002 arasındaki dönem de tam olarak böyle bir zaman dilimi. İlk bakışta büyük kırılmalar yok. Manşet olacak tek bir kanun yok. Ama daha dikkatli bakınca insanın içini kurcalayan bir gerçek beliriyor: Sistem, açıkça söylemeden yönünü belli ediyor.
Bu yıllarda 926 Sayılı Türk Silahlı Kuvvetleri Personel Kanunu etrafında yapılan düzenlemeler, subay ve assubay arasındaki farkı ortadan kaldırmak yerine daha inceltilmiş, daha teknik hale getirilmiş bir zemine taşıdı.
Artık mesele sadece rütbe farkı değildi.
Mesele, maaşın nasıl hesaplandığı, hangi göstergenin kime ne kadar verildiği, hangi tazminatın kimlere tanındığıydı. Yani eşitsizlik, kaba bir ayrımdan çıkıp matematiksel bir düzene dönüştü.
Ek gösterge sistemi bu dönemde bir araç olmaktan çıkıp bir sonuç üretme mekanizmasına dönüştü.
Subaylar için genişleyen göstergeler, yükselen tavanlar ve çeşitlenen tazminatlar, gelir yapısını yukarı doğru taşırken; assubaylar için daha sınırlı artışlar, bu yükselişin dışında kalan bir alan oluşturdu. Kağıt üzerinde herkes aynı sistemin içindeydi. Ama sistemin verdiği sonuçlar aynı değildi. İşte tam burada mesele teknik olmaktan çıkıp vicdani bir soruya dönüşüyor: Aynı yapının içinde farklı sonuçlar üretmek, gerçekten “tarafsızlık” mıdır? Bu fark sadece görev süresinde kalmadı. 5434 Sayılı Türkiye Cumhuriyeti Emekli Sandığı Kanunu ile bağlantılı olarak emekliliğe taşındı.
Aktif görevde oluşan her fark, emeklilikte katlanarak devam etti. İnsan ömrünün en üretken yıllarında oluşan bu dengesizlik, hayatın geri kalanını da belirleyen bir çizgiye dönüştü. Yani mesele sadece bugün değil, bir ömür boyu sürecek bir sonuçtu. Öte yandan 211 Sayılı Türk Silahlı Kuvvetleri İç Hizmet Kanunu ile şekillenen görev anlayışı, bu ekonomik yapıyı sessizce destekledi. Assubay daha çok uygulayan, taşıyan, sürdüren tarafta kaldı. Subay ise yöneten, karar veren ve temsil eden konumda tanımlandı. Bu ayrım doğrudan maaş maddesi değildir. Ama sonuçta maaşa, itibara ve haklara yansır. Çünkü sistem, değeri sadece yapılan işle değil, verilen rol ile de ölçer.
1999’dan sonra assubayların eğitim seviyesinin yükselmesi, aslında başka bir gerçeği daha görünür hale getirdi.
Nitelik artıyordu.
Sorumluluk artıyordu.
Ama karşılık aynı hızla artmıyordu.
Bu da insanın içinde şu sessiz soruyu büyütüyor: Değer gerçekten bilgiyle ve emekle mi ölçülüyor, yoksa sistemin sana biçtiği yerle mi?
Bu dönemin en çarpıcı yanı şu: Açık bir haksızlık dili yoktur. Hiçbir madde çıkıp “ben adaletsizim eşitsizlik yapıyorum” demez. Ama kurulan yapı, yıllar boyunca aynı sonucu üretir. Fark büyür, derinleşir ve normalleşir. Belki de en tehlikelisi budur. Çünkü açık haksızlık tepki doğurur. Ama teknikleşmiş haksızlık, çoğu zaman sessizlik üretir.
Sonuçta 1990–2002 dönemi bize şunu gösterir:
Adalet bazen kanunun içinde değil, kanunun nasıl kurulduğunda saklıdır. Ve bir sistem, eşitlik iddiası taşırken bile, sonuçlarıyla insanları farklı hayatlara mahkûm edebilir. Burada kesin bir hüküm vermek kolaydır.
Ama asıl mesele hüküm vermek değil, şu soruyu diri tutmaktır: Bir düzen, herkese aynı kapıyı açıyorsa ama herkes o kapıdan aynı şekilde geçemiyorsa, orada gerçekten eşitlik var mıdır?
26 Nisan 2026


