İnsan bazen bir kanun metnini okurken sadece maddeleri görmez. Satır aralarında bir hayatın nasıl bölündüğünü de görür. 2008’de yürürlüğe giren 5510 sayılı Kanun (5510 sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu), işte böyle bir kırılmanın adıdır. Kâğıt üzerinde teknik bir düzenleme gibi durur. Ama gerçekte, aynı üniformanın içinde iki ayrı kader üretir.
Aynı kışlada yetişen, aynı nöbeti tutan, aynı riski paylaşan iki insan düşün. Aynı sabah içtimasında yan yana duran, aynı komutla hareket eden, aynı yorgunluğu akşam sırtında taşıyan iki astsubay. Aralarındaki tek fark, göreve başlama tarihidir. Biri 2008’den önce adım atmıştır bu mesleğe, diğeri sonra. İşte o görünmeyen çizgi, onların bütün geleceğini ikiye böler. Birinin emekliliği başka bir sistemin içinde şekillenir. Diğerinin kaderi başka bir hesap cetveline bağlanır. Aynı hayatın içinde, farklı sonlar yazılır. Bu sadece maaş meselesi değildir. İnsan bunu ilk bakışta para gibi görür, ama mesele çok daha derindir. Çünkü burada sorgulanan şey şudur: Emek mi belirleyicidir, yoksa takvim mi? Eğer bir sistem, aynı görevi yapan insanları yalnızca “ne zaman başladın” sorusuna göre ayırıyorsa, orada adalet yavaş yavaş yerini matematiğe bırakır. Ve o matematik, insanı ölçerken onun emeğini değil, tarihini esas alır. Assubaylar için bu durum daha ağır bir anlam taşır. Çünkü bu meslek zaten yıllar boyunca görünmeyen bir yük taşımıştır. Sorumluluğu büyük, yetkisi sınırlı bir alanın içinde görev yapılmıştır.
Teknik bilgi, sahadaki gerçek yük, sistemin ayakta kalmasını sağlayan görünmeyen emek…
Bunların çoğu zaman karşılığı tam verilmemiştir. Ve şimdi, bu birikmiş dengenin üzerine bir de kuşaklar arası ayrım eklenmiştir. Yani mesele sadece yeni bir kanun değildir. Bu, eski yaraların üzerine yeni bir katman daha eklenmesidir. İnsanın içini en çok yoran da budur zaten. Açık bir haksızlıkla karşılaşınca insan tepki verir. Ama böyle durumlarda haksızlık sessizdir.
Bir gün fark edersin. Yanında duran arkadaşınla aynı hayatı yaşamışsındır ama geleceğiniz aynı değildir. O an şu soru düşer insanın içine: “Ben eksik ne yaptım?” Cevap acıdır. Hiçbir şey. Sadece farklı bir tarihte başladın. İşte bu, insanın vicdanında en ağır gelen şeydir. Çünkü mücadele ederek değiştirebileceğin bir durum değildir bu. Daha en başta, sen farkında bile değilken belirlenmiştir. Hukuk burada sadece bir düzen kurmamıştır. Aynı zamanda bir ayrım üretmiştir. Ve bu ayrım, zamanla sadece ekonomik fark olarak kalmaz. Kurum içindeki aidiyeti, adalet duygusunu, hatta mesleğe bakışı bile etkiler. Bir kurumun en büyük gücü, içindeki insanların “eşit muamele gördüğüne” inanmasıdır. Bu inanç zedelendiğinde, sistem çalışmaya devam eder ama içten içe çözülmeye başlar. Şunu da görmek gerekiyor: Devletler bazen hızlı çözümler üretmek ister. Sistemleri günceller, yeni kanunlar çıkarır. Ama geçmişten gelen dengesizlikleri kapatmadan yapılan her yeni düzenleme, aslında bir çözüm değil, bir katman olur. Ve katmanlar arttıkça, adalet sadeleşmez. Aksine karmaşıklaşır. Bugün ortaya çıkan tabloyu tek bir cümleyle anlatmak mümkün aslında: Aynı üniforma, farklı gelecekler. Bu cümle basit gibi durur. Ama içinde büyük bir soru taşır. Bir kurum, kendi insanları arasında bu kadar belirgin kader farkları üretirse, o kurumun adalet duygusu ne kadar sağlam kalır? Bu sorunun cevabı kolay değil. Ama şunu inkâr etmek de zor: Gerçek adalet, sadece kanunların varlığıyla değil, insanların içindeki denge duygusuyla ölçülür. Ve o denge bir kez sarsıldığında, mesele sadece hukuk olmaktan çıkar. İnsanın kendi değeriyle kurduğu ilişkiye kadar uzanır. Yine de şunu tamamen gözden kaçırmamak gerekir. Her adaletsizlik, aynı zamanda bir farkındalık üretir. Her kırılma, bir sorgulama başlatır. Belki de asıl mesele tam burada başlar. İnsanların, kendilerine çizilen sınırları görmesiyle. Çünkü bazı değişimler, kanunla değil, o kanunların insanda bıraktığı izleri fark etmekle başlar.
29 Nisan 2026

