Değerli dostlarım;
Eski İstanbul’dan bugün kısaca meşhurları hatırlayalım.
(Emirgan, Çınaraltı, 1960)
Emirgan’ın çayı. Çınaraltı’nda denize karşı çay içmenin ya da isteyenin nargilesini tüttürmesinin keyfini düşünebiliyor musunuz. Hemen karşı kıyıda Kanlıca’nın yoğurdu. Kavaklar’a doğru ilerleyelim. Beykoz’un cevizi. Üsküdar’a doğru geri dönelim, Çengelköy’ün bademi. Bu küçücük kabuğuyla yiyebileceğiniz, çıtır çıtır küçük salatalıkların lezzeti de bir başkaydı. Tekrar şehir merkezine dönersek, Vefa’nın bozası, Bayrampaşa’nın enginarı. Langa’nın hıyarı. Bu Çengelköy bademinin tam tersi daha iri ama lezzeti harika salatalıklar ilk aklımıza gelenler.

Yaşanmış, onca tarihi, medeniyetleri, kültürü, içinde barındıran bu şehri, tarihi mekânlarını, güzelliklerini, insanının yaşam şeklini, inanışını, artık günümüzde pek kalmayan, birbirine olan saygısını, bir çırpıda anlatabilmek kolay değil takdir edersiniz. Çok kısa bir ifadeyle şu kadarını söyleyebilmek mümkün.

Camisi, Kilisesi, Havrasıyla, her dinden insanın ibadetini özgürce yaptığı, kendi dilinde çıkartılan gazetesini okuduğu, hatta okul ve hastanelerinin olduğu ve herkesin karşısındakine saygı duyarak yaşadığı bir şehirdi İstanbul. Ramazan ayında dışarda bir şey yiyen ya da içen gayrimüslim göremezdiniz. Kısacası, Türk, Rum, Musevi, Ermeni, birlikte barış içinde yaşıyordu. Dikkat buyrun. Bu saydıklarım dili ayrı, dini ayrı, ırkı ayrı insanlardı. Demek ki istedikten sonra, sorunsuzca yaşanabiliyormuş. Rumuyla, Ermenisiyle, Musevisiyle okul arkadaşlığı, mahalle arkadaşlığı, komşuluk, esnaf müşteri ilişkilerini sorunsuz şekilde yaşadık ve bunları gördük.
Bugünlük de bu kadar değerli dostlarım.
Hepinize sonsuz sevgi ve saygılar.

