Sırasıyla; NATO, Türban, Çuval ve Başkanlık
Genel

Sırasıyla; NATO, Türban, Çuval ve Başkanlık

Devlerin savaşı da yıkımı da büyük oluyor.

Dev bir imparatorluk haline gelmiş olan Osmanlı, din eksenli
yöntemlerle askerlerini seferden sefere, zaferden zafere koştursa da bilimsel
gelişmeleri hasıraltı etmenin ağır sonuçlarını, elde ettiği toprakları kaybetmesiyle
yaşadı, yaşattı.

Avrupa, Amerika ve
Rusya

Kilise papazları ve zenginlerin otoritesine karşı bin yıllık
mücadeleyi kazanmış Avrupalı,

Hristiyanlığı yayma amaçlı yola çıktığını söyleyerek,
Aztekleri, İnkaları, Mayaları, Kızılderilileri, ortadan kaldırarak Amerika
kıtasında din yerine bilimi esas alan bir devlet meydana getiren İspanyollar,
İngilizler, Fransızlar, Yahudiler,

Eğitimi ön plana çıkarıp, “Soylular”ı, “Burjuvazi”yi
ortadan kaldırmayıp, “Ruhban”lığı sosyal planda sadece bir meslek
haline getirmeseydi, bugünkü etkin Rusya kalır mıydı?

Geçmişte bir devken, Rusya tarafından hasta adam ilan
edilerek;  Devlerin arasında kalışının en
hazin öyküsüdür, savaş sonrası ilk dış borcun alındığı Kırım Savaşı, Osmanlı
İmparatorluğu için.

Osmanlı imparatorluğu dağılmış olsa bile ilan edilen Türkiye
Cumhuriyeti Devleti, Türkler, dünya devleri için halen yok edilmesi gerekeli
bir tehlikeydi ve farklı yöntemler bulunmalıydı.

Cephe savaşı ile yenilemeyeceği, tamamen yok edilemeyeceği
anlaşılan ülkelerin ele geçirilmesi uzun vadede sonuçlar veren, eğitim yoluyla
olmaktadır. Batılılaşma döneminde harp okulunu Fransızlar açıyor, sonradan
Almanlar öğretmen olarak görev yapıyor. Osmanlı Döneminde sadece İstanbul’da;
83 İngiliz, 44 Rus, 24 İtalyan okulu mevcut. Bu okullar aracılığıyla sözle
Müslümanım, diyen, hatta Müslümana Müslümanlığı öğretmeye kalkan -ve bunda da
başarılar elde etmiş olan- Türkçe konuşan misyonerler yetiştirilmekteydi. Tarihçi,
araştırmacı yazar Hasip SARIGÖZ “Amerika” başlıklı yazısında Osmanlı’daki
yabancı okulları şöyle ele almış;

“Yıl 1786 idi.

İlk defa, ABD
bandıralı bir gemi Osmanlı limanlarından birine yanaştı.

Adı “Grand Türk” idi…

İçine taşıdığı
yolcular ise, Anadolu’ya ekilmek üzere gönderilen ilk nifak tohumları olan
misyonerlerdi.

İlk önce İzmir ve
çevresine yuvalandılar.

Türk devletinin geniş
hoşgörüsünden (aslında gafletinden) yararlandılar!

Anadolu’da birçok
misyoner okulu açtılar. Okullarına öğrenci olarak da daha çok Bulgarları,
Ermenileri, Rumları, İngilizleri, Yahudileri ve Kürtleri aldılar!

Yeni kiliseler
kurdular etrafında cemaatler oluşturdular, Matbaalar kurdular ve maalesef bu
milletin aleyhinde binlerce kitap, dergi vb. basmak suretiyle kararlı bir
şekilde faaliyetlerine devam ettiler!

1863 yılına
gelindiğinde bu matbaalarda Ermenice, Rumca, Bulgarca, İbranice, Kürtçe ve
Türkçe olmak üzere basılan kitap sayısı 160.000’i aşmaktaydı. 1900 yılına
gelindiğinde ise sadece Anadolu’da (İstanbul dâhil) 400’ü aşkın okulda 17.500 civarında öğrenci okutmaktaydılar”

tespitinde bulunmakta.

Mustafa Kemal Atatürk tüm bu yabancı okulları kapatmış olsa
bile, yurt içinde kalan misyonerler bir yolunu hep bulmuşlardır.

2’nci Dünya Savaşı sırasında bir taraftan Hitleri’in Rusya
içlerine girmesine, diğer taraftan Rusların Berlin’e bayrağını dikmesine destek
olmuş olan Amerika, her ikisinden de üstün olarak uzun vadeli amaçlarına
ulaşmış haldeyken,

Rusya’nın Boğazlardan üs ve Ardahan’dan toprak istemesiyle
1941 yılında başlayan Türkiye Amerika yakınlaşması NATO’ya girişle devam etmiş,
yeni cemiyetler ve okullar da böylece, yeniden yaşam bulmuş halde, tıpkı
Amerika destekli İlim Yayma Cemiyeti gibi.

İlim Yayma Cemiyeti altında toplanan dini rejimden yana
olanlara en büyük desteği, onlara göre, dindar olan Amerika sağlamış halde.

Gericileri destekleyerek hedef ülkelere yayılan Amerika ve
İngiltere, NATO’ya girişten sonra Nur cemaati lideri Said-i Nursiyi Demokrat Parti
yoluyla ön plana çıkartarak; Almanya’da çalışan, Nurcu, Abdull Muhsin Alkonavi
ile evli Rotraund Scher, Şule Yüksel (sıkmabaş şule) ile ilk türban çıkarmasını
bağımsızlığın timsali olan Samsun’dan başlatması, ardındaki uluslararası
operasyonu yeterince açıklamaktadır.

Türban ile birlikte
gericilerin çelişkileri de ortaya çıkmıştır.

Bir taraftan; türban taktığı için –ki ilk başlarda ücret
karşılığı türban takışlar da mevcut- kız çocuklarının devlet kurumlarına,
üniversitelere giremeyişi basında, Cuma namazları sonrası yapılan eylemlerle
mağduriyet olarak halk arasında kabul gördürtülürken;  yine aynı kesimin tarikat liderlerince, siyasetçilerince
“kadının görevi çocuk yapmak, ev işleridir, kadın kahkaha atamaz, yüzünü
gösteremez, kızlar okuyunca erkekler evlenecek kız bulamıyor, evdeki işler
yetmiyor mu?, kadınlar iş aradığı için işsizlik yüksek, hamile kadının sokakta
dolaşması terbiyesizliktir, ben zaten kadın erkek eşitliğine inanmıyorum, örtüsüz
kadın perdesiz eve benzer, perdesiz ev ya satılıktır ya da kiralıktır” şeklinde
beyanlar verilmekteydi.

Toplumları nasıl yönlendireceğini bilen gelişmiş ülkeler,
çağdaş kurallara sahip Türkiye’yi din eksenine çekmek ve kulvar dışına atmak
için “türban” diye bir örtünme şeklini simgeleri haline getirmişler ve türban
taktığı için mağdur olanları gündemde tutarak, kitleleri toplu hareket
ettirerek hedeflerine ilerlemişlerdir. İslam dininde türban yoktur diyen din
alanında ilim sahiplerinin katledilişini de unutmamak lazım…

Çuval…

Türban tartışmaları hız kesmeden devam ederken, türban
iktidarları belirlerken; 4 Temmuz 2003’te, hem de Amerika’nın bağımsızlık
gününe denk gelecek şekilde, Türk askerinin başına Irak’ta Çuval geçirilmiştir,
türbanı da destekleyen güç tarafından.

2’nci Dünya savaşı sırasında; hem Hitler’i hem de Rusya’yı aynı
zamanda desteklemeyi bilebilen Amerika, İngiltere; ele geçirmek istediği
devletler üzerinde neyi kullanabileceğini çok iyi bilmekte.

Ve Başkanlık

Başkanlık, NATO’ya girişten sonra Amerika’nın Türkiye’ye
biçtiği bir yönetim şeklinden, verdiği görevden başkaca bir şey değil. Türkiye’nin
NATO’ya kabul edildiği 1952 yılında, verilen bu görevi General Cafer Tayyar
Eğilmez şöyle açıklamakta: “Şimdi Türkiye’nin NATO’da yer almasının asıl
anlamına gelelim. NATO’ya alınmamızın asıl amacı Orta Doğu Cephesini kurmaktır.
Orta Doğu’nun Pakistan, Afganistan, İran ve Türkiye ile birlikte bütün bir Türk
ve İslam Camiasının TEK BİR FEDERASYON şeklinde birleştirilmesidir. Bu
doğrultuda bir Orta Doğu Devleti Batı’da nasıl ilgili devletlerden oluşan NATO
nasıl kurulmuşsa, Orta Doğu’da da Orta Doğu Federasyonu kurma görevi
verilmiştir Türkiye’ye.”

Türkiye’de laiklik istemeyen Amerika (ve İngiltere) iki
tarikata özel önem vermekte. Nurcular ve
Nakşiler…
Ortak hedefte ilerlerlerken, gerektiğinde bu tarikatları
birbirleri ile savaştırmakta ve bu savaştan kendisi her hâlükârda kazançlı
çıkmaktayken, Türkiye ise gün geçtikçe geriye gitmektedir.

Laik, Üniter, Demokratik Türkiye’den rahatsız olan ülkeler,
tüm bu değerleri yıkmak için dinci ve bölücü örgütleri desteklemekten geri
durmuyorlar.

Ülkenin kurucusu Atatürk’e “deccal, put, sarhoş, ayyaş,  beton kafa, Ata’ya saygı duruşunda sap gibi
ayakta durmaya gerek yok – ya Theodor Herzl?-“ gibi her türlü hakaret
edilirken; örneğin, bebekler dâhil otuz beş bin insanımızın katili Abdullah
Öcalan’a iltifatlar “sayın ifadeleri, Öcalan bölgenin durumunu daha sağlıklı
yorumluyor, Öcalan Türkiye’nin önünü açıyor, Sayın Öcalan demeyi ve PKK bayrağı
açmayı suç olmaktan çıkardık, Öcalan’ın düşüncesi bizim de düşüncemiz…” şeklinde
değil miydi? Öcalan’ı ileriyi gören insan, bilge insan, lider gösterme çabaları
kimler tarafından yapıldığı arşivlerde tazeliğini korumakta. Türk insanına
düşen ise, tüm bunları iyi araştırmak, ne yapmak istediklerini kavramak ve
yorumlamak kalıyor. Kaldı ki Abdullah Öcalan’da Başkanlık istediğini İmralı
Notları adlı kitapta yeterince açıklamış halde.

Atatürk, döneminde sanayi tesisleri, fabrikalar, kurumlar ülkenin
hızla gelişmesine katkı sağlamış, uçak fabrikası uçak ihraç etmişken, günümüz
bilgi dünyasında halen bir yerli otomobili dahi olmayan Türkiye var, üstelik de
koalisyon olmadan, 15 yıldır tek parti tarafından idare ediliyor olmasına
rağmen.

Gelinen noktada, Batı’dan, Amerika’dan, İsrail’den
teknoloji, tohum ithalatının ötesinde, Doğu’dan, Ortadoğu’dan milyonlarla ifade
edilen insan ithalatına da başlanmış halde. BOP yoluyla bozulan, dağılan, yok
olan insan yaşamları üzerine inşa edilen her ne olursa olsun, insanlığa huzur
verebilir mi?

Yazar

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir